İronik bir hikaye bizimkisi. Belki de yanlış yer ve zaman… Martıların çığlıkları arasında bir sessizlik belki bilmiyorum… Hoş olmayan bir sessizlik… Büyülü bir yanı var belki içinde bulunduğum bu durumun… Yorucu bir yaşam koşuşturması yada olması gerektiği gibi olan bir felsefe… Korkuyorum bazen sensizlik hissinden… Hayatımı yalnız yaşamaktan korkuyorum işte… Bazen sana akmak geliyor içimden; tam tüm eşyalarımı hazırlayıp sana doğru adım atmaya kalktığımda içimde büyüyen korku bedenimi olduğu yere kilitleyip bırakıyor… Bunun nedeni kim bilir belki o vazgeçilmez büyünün kaybolmasında korkmam; belki de senden korkmam… Üzülmenden, kırılmandan yaşamdan yılmandan korkmam… Dünyaya sevmeye geldim ben; yaşadığımı hissedemiyorum aksi halde… Tırnaklarım acıyor artık bu dünyada bir şeyleri tırmalamaktan… Gücüm kalmıyor yaşamak için. Bazen bir köşeye yığılıp kalmak geliyor içimden; yığılıp kalıp bir köşede her şeyden, herkesten uzak can vermek geliyor içimden… Bazen maruz kaldığım durumu kaldıramıyorum. Ansız, yersiz, istemsiz tepkilerle çıkageliyor hepsi içimden. 

Kapımın çalınacağı günü bekliyorum hep. Tüm ruhumun, yüreğimin, benliğimin kapılarını çalıp içeri gireceğin günü bekliyorum… Apansız olmalı; kapı çalınmalı ve karşımda seni bulmalıyım. O anda donup kalmakla havalara uçma arasında bir bocalama yaşamaksızın sarmalıyım seni. Saatlerce kalmalıyım ayakta öylece. Sonra birkaç sevgi mırıltısı, kalp ağrısından kurtuluş ve dünyaya yeniden geliş. Koşuşturan saniyelerin arasında onları hiçe sayarcasına bir yaşam, görülmemişçesine… Küçük bir çocuğun yaşadığı sevinci tatmak ellerinde hissettiğim sıcaklıkla… Her şeye değerdi; dünyalara değerdi emin ol… Sabah tan ağardığında bedeninin cansız olması için tanrıya kaç kez dua ettin sen? Tanrım yarına uyanmak istemiyorum, yarını görmek istemiyorum, bak işte uyuyorum ve bir daha güneşi görmek istemiyorum diye kaç kez yalvardın tanrıya? Ben bunu o kadar çok yaptım ki.  

Anlamsız geliyor bana bazen koşuşturmalar, insanlar… Bazen anlamlı olan tek şey olduğunu düşünüyorum hayatımda… Aşka aşığım diyorum kendim için… Aşka aşığım ama o bana değil sanki… Aşkın elleri var mıdır sence? Minik güzel elleri var mıdır? Dokunuşuyla bir hayatı hayata çevirdiğine göre çok güzel elleri olmalı diye düşünüyorum bazen. Bazen de ellerinin çok çirkin olduğunu düşünüyorum; hayatları berbat edebildiğine göre elleri çok çirkin olmalı; tıpkı benim hayatımda olduğu gibi. Yoksa bir eli güzel diğer eli çirkin mi? Çünkü en güzeli yapan da en yaşanmayası durumlara sokan da o… Güzellikler ve çirkinliklerin hayatımda bu kadar birbirine yakın olması rahtsızlık veriyor bana sanki. Sanki ben koşarken hayatıma set çekiyorlar gibi geliyor. Yol ayrımları bıktırıyor, bitkin düşürüyor kimi zaman. Seçimler zorlaşıyor. Yanlış tercihler canımı yakıyor vs. Umutların tükendiği yerde belirmen hoşuma gidiyor belki de en çok. Umudumun tükendiğini hissettiğim anda adını haykırışım bedenime güç veriyor. Ayağa kalkmam için hatta koşmak için hazır hissediyorum kendimi. Koşarken bana olan uzaklığını hissettiğim anda tökezleyip yerle bir oluyorum ansızın. Ne yapmalıyım? En iyisi ellerimi ve ayaklarımı bağlayıp bir köşeye oturmak sanırım. Koşmak da istemiyor artık bu beden… Bir köşeye kıvrılıp öylece bomboş gözlerle bakmak dünyaya… Göz kapaklarım ağırlaşıyor; artık gözlerim görmek istemiyor. Nefesim daralıyor ve isyankarca yol alıyor ciğerlerime… Sigaram yanarken adını fısıldıyor bana; dumanı yüzünün siluetini çiziyor gökyüzüne doğru ilerlerken… İsyandan sıkıldım artık. Yerli yersiz isyanlarımın dozunu artık ayarlayamıyorum. Yanlışlıklar birbirini kovalıyor. Saçma kararlarla saçma işler yapıyorum. Bedenim benliğime; ruhum zihnime, bedenime küs ne kadar yaşayabilirim…  

 

ALINTI

Bu yazı etiketlenmemiş.




Cevap yaz

who's online

Clicky

XML-Sitemap