en acıtan ne biliyormusun

En acıtanı ne biliyor musun dedi biri..

Hani o gidişlerin var ya… sessizce… suskun ..

Kırılan sen olduğun halde… kendisiymiş gibi… hani o arkasına dahi bakmadan gidişleri..
Hani senin “o an” “oracıkta” “ancak” arkasından baka kaldığın… anın durması için yalvardığın, tutup ucundan geri çevirmeye çalıştığın an varya, hani yapabilsen o merdiveni, hani yapabilsen o kapıyı, hani yapabilsen o sokağı tutup ucundan geri çevirmeye canını bile verebileceğin o an..

O işte…en acıtanı o..

Hani o tıpkı elinden düşen en sevdiğin, hani o tıpkı tutamadığı gibi… hani o tıpkı tüm gidenlerde yaşadığı gibi… hani o bir ince sızı varya içe akan… işte…tam öyle incecik… yırtarak kayan… düşen kanatan… acıtan.. tutamadığın… parçalanan… tuzla buz olan… zamana savrulan… zamanda akıp giden… hani o zamanla çatıştığın ama zaman içinde yok olmayan herkesin inandığı o kocaman … “zaman her şeyin ilacıdır” yalanı … bunun bir yalan olduğunu tekrardan hatırladığın an… ve kendini kandırmaya başladığın an … istemeye istemeye inanmaya başladığın an..

O işte…en acıtanı o..

Ama senin orda oldugunu hep bildiğin ..
Ama senin hep hissettiğin..
Ama bir dahası olmayan..
Ama zaten hiç senin olmayan..
Ama senin hep bildiğin..
Ama senin hep hissettiğin..
Ama bir daha sana geri gelmeyecek olan..
Ama buna rağmen
Gelmeyeceğini bile bile senin beklediğin..
O işte…en acıtanı o..

Sonra o kocaman kocaman, akıp gitmek bilmeyen zaman..
O durduramadığın an’ ın karmaşası tezatlığı..
Kördüğüm oluşu..
O “acabalarla” , “keşkelerle” dolu soruların ..
İçindeki kısır döngülerin..
Ve o an ..
Hiç bir şey yapamamanın çaresizliği..
O işte…en acıtanı o..

Belki de sadece çaresizliğin…

Çaresizliğim…lütfen beni artık acıtma…!

alıntı

Bu yazı etiketlenmemiş.

Comments 2 Yorum »

Diego Velázquez

Baktım ki Google bugün yeniden logosunu değiştirmiş. Google özel günler de ve kutladığı günler de logosunu o gün ki kutlamaya yönelik değiştiriyor. Merak ettim ve tıkladım acaba bu gün ne var diyerekten. Bugün İspanyol ressam Diego Velázquez ‘in doğum günüymüş (6 Haziran 1599). Daha detaylı bilgi araştırdım Diego Velázquez hakkında, sizler için. İşte kısaca Diego Velázquez;

//

Diego Rodríguez de Silva y Velázquez (6 Haziran 1599 – 26 Haziran 1660), İspanyol ressam. Kral IV. Felipe’nin sarayında baş ressam olarak çalışmıştır. Barok döneminin kendine özgü ressamlarındandır ve portreleriyle ünlenmiştir. İspanyol Kralı’na olan yakınlığı nedeniyle birçok soylunun ve saray yaşamının resimlerini yapmıştır. Resimlerinde ışık ve gölgeyi ustalıkla kullanmıştır.

Kaynak

//

Yaptığı tablolar içerisin de en ünlüsü küçük prenses Margarita Maria‘nın Las Meninas (1656 Yılı) adlı tablosudur.

İşte Diego Velázquez ın o tablosu ;

Las Meninas

Etiketler: , , ,

Comments Yorum Yok »

Lost

Bu güne kadar Lost dizisi hakkın da her hangi bir şey yazmamıştım. Ancak sıkı bir Lost hayranı ve izleyicisiyim :) . Derken sonun da yazma kararı verdim… Evet efenim sonun da Lost‘un 4. Sezonunun sonuna geçtiğimiz hafta geldik. İzledik şok olduk, cevaplar bulduk, tonlarca soru kazandık :) , zaten hep böyledir, bir kaç soru cevaplanır akılları kurcalayan, ancak yerine bir sürü soru eklenir :) . 4. sezonu, can sıkıcı eylemden dolayı ara verilmesini saymazsak, çok güzel geçtiğini söyleyebiliriz. Şahsen ben 4. Sezonu hayli doyurucu buldum. Gerçi bu sezon Lost‘ta içim de Kara Duman (Black Smoke) açıklanır diye ümit ediyordum, ancak görünen ve yazılan çizilen gösteriyor ki dizinin sonlarına doğru bu sırra erişiceğiz :) . 4. Sezon da nihayet adından sıkça söz edilen ama bir türlü göremediğimiz   Orkide (The Orchid) istasyonunu görme şerefine ulaştık :) hatta görmekle kalmadık ne işe yaradığını da gördük (hoş zaten önceden tahmin ediyorduk, yanılmadık da :) ) . Bu arada Lost 4. Sezon da kanım git gide Sawyer a ısınmaya başladı, normal de sevmiyor ve uyuz oluyordum :D , Benjamin için ise hala ne düşündüğümü bilmiyorum, ancak Büyük Üstad yahu kendisi yine de :D

Dizi 2 sezon sonra sona eriyor (Malesef!)… Lost 5. Sezon yayın tarihi tam olarak belirtilmemesine rağmen Ocak 2009 gibi olacağı söyleniyor. Genelde de söylenen tarihler aşağı yukarı doğru çıkıyor. Bu da demek oluyor ki önümüzde aylar var daha :) . Bekliyeceğiz mecburen, yapacak bir şeyimiz yok, yahut eski bölümleri izliyebiliriz. Lost öyle bir dizi ki (bence, en azından) sizi kendinize bağlıyor, dizi ara verdiğin de yada sezon arasına girdiğin de böyle kendinizi boşlukta hissediyorsunuz(!), “Yahu ben ne yapıcam, ne izliyeceğim şimdi!” diyerek…Gerçekten de çok kaliteli ve başarılı bir yapım. Bu güne kadar izlediğim en iyi ve müthiş dizi! Aşmış bir senaryo, oyuncular, kurgu, detaylar, bilim ve kurgunun iç içe geçmişliği, sorular ve cevaplar :) . Gerçekten de Lost dünya üzerinde ki ünvanını ve şöhretini hak ediyor.

Şuan 4. Sezon un ardında kafımız da yeni bıraktığı soru işaretleri ile uğraşıyorum :) . Doktor Halliwax (Oryantasyon Videoların daki Doktor) çenesini yeniden açtığın da Birleşik Alan Kuramı (Einstein) ve akabinin de E=mc2 de buldum kendimi. Deli gibi araştırıyorum :) ve ufakta olsa kendi teorilerimi üretmeye çalışıyorum.

Lost böyle bir şey işte :) . Bizde Kaybolduk gidiyoruz dizinin içerisin de ;) .

Etiketler: , , , ,

Comments Yorum Yok »

Yağmur Zamanı

                                                   

                                    Her Yağmur Zamanı

                                                     Seni SEVİYORUM…

Bu yazı etiketlenmemiş.

Comments 2 Yorum »

Sana Benziyor…

Bir sevgili buldum yıllardan sonra
Gözleri saçları sana benziyor
Dilinde şarkılar öyle güzel ki;
Her adım atışı sana benziyor.

Kalbimi adadım ben artık ona,
Bütün şarkılar armağan ona.
Bir gece yarısı geldi yanıma,
Kalbimi yakışı sana benziyor…

Etiketler:

Comments Yorum Yok »

İlk Sıcak Hava Balonu

Bugün tarihte Sıcak Hava Balonunun İlk Uçuşu imiş. Biz de bugünün anlam ve önemine hitaben tarihte ki Sıcak Hava Balonunun İlk Uçuşuna dair bilgiler sunalım istedik :)

İlk Sıcak Hava Balonunun Hikayesi

Annonay’dan Albuquerque’ye

İnsanoğlu göklerde uçmaya başlamadan çok uzun zaman önce hayal dünyasında uçmaya başlamıştı. Dünyanın her yerinden efsanelerde ve öykülerde, ayakları yerden kesilen ve bulutlara doğru kuşlar gibi özgürce süzülen insanlar anlatılır. Bazı öykülerde dev kartallar, bazılarında kanatlı atlar üzerinde uçar insan… Bazen kanatlı aslanların semaya doğru çektiği sepetlerde… Kimi zaman kendi kanatlarıyla uçar. Sihirli halılar üzerinde otururlar. Hatta kollarını öylece açıp uçanlar vardır. Hayal gücümüz, bizi göğe yükseltebilecek yordamlara sınır koymaz.

 

Kuşlara katılmanın işe yarar yollarını bulmak oldukça geç nasip olmuştur insana… Bunu ilk başardığımızda, havadan hafif bulutlar gibi gökte salındık. Kuş uçuşundan esinlenilerek yapılan sabit kanatlı uçaklar, 18. yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da ilk balonların semaya yükselmesinden bir asırı aşkın bir süre sonra uçabildi.

Joseph Montgolfier, 1782 yılında kardeşi Eienne’e yazdığı bir mektupta “Acele et; sadece tahta ve halat temin etmen yeterli, sana dünyanın en muazzam şeylerinden birini göstereceğim” demiştir. Joseph’in ateş üzerine kurduğu çanta şeklindeki bir bezle başlayan deneyleri, Montgolfier’lerin Fransa’nın Annonay kasabası yakınlarındaki kağıt fabrikasında aylar boyunca kumaşlar, kağıtlar ve dumanlar arasında sürdü. Montgolfier kardeşlerin sıcak hava balonları, iplerle zemine bağlı şekilde göğe yükselirken insan taşımakla kalmadı, ünlü serbest uçuşlarında bir ördek, bir horoz ve bir koyuna da evsahipliği yaptı.

1783’te Kasım ayının sonlarına doğru Pilatre de Rosier ve Marquis d’ Arlande, Montgolfier kardeşlerin, üzerinde güneş tanrısı Apollo’nun altın rengi yüzünü taşıyan “Mavi Küre”siyle yeryüzünden göğe yükselerek dünyanın ilk balon pilotları oldular. Pilatre de Rosier ve Marquis d’ Arlande balonun tabanındaki ateşte saman yakarak balonun kumaşını tutuşturdular, ardından alevleri bir kova su ve bir süngerle söndürdüler. D’Arlande, balonla Paris semalarında süzülürken tanık olduğu sükunet karşısında hayrete düşmüştü. Göğe yükselişlerinden yirmi beş dakika sonra De Rosier ve D’Arlade yavaşça kalkış noktasının beş mil ötesine indi.

İnsanla yapılan bu ilk uçuştan sadece bir buçuk hafta sonra Profesör Jacques Charles ve Noel Robert, Paris’teki Tuileries Gardens’da kendi gazlı balonlarıyla uçtular ve 27 mil uzağa indiler. Robert balondan indikten sonra Charles bir uçuş daha yaptı ve bu sefer öylesine yüksek bir irtifaya çıktı ki, aynı gün içinde ikinci bir gün batımına şahit oldu.

Bu iki balon türü kıyaslandığında gazlı balon, sıcak hava balonuna nazaran taşıma ve kullanım açısından daha fazla kolaylık sağlıyor olmanın yanı sıra daha uzun süre havada kalabiliyordu. Muhteşem birkaç uçuştan sonra sıcak hava balonu 19. yüzyılda ve 20. yüzyılda pek kullanılmadı; onun yerine, hem eğlence amaçlı olarak hem de savaş sanayiinde ve bilimsel araştırmalarda, popülerlik kazanan gazlı balon uçuruldu.

Nasıl Uçuyor?

Sıcak hava baloncluğunun temel ilkesi, 1780’lerde Montgolfier kardeşlerin kağıt fabrikalarında gözlemlediği üzere, “sıcak havanın yükseldiği” gerçeğidir. Yoğunluğu ve ağırlığı soğuk havadan daha az olan sıcak hava, bacadan tüten duman gibi soğuk hava üzerinde yükselir.

 

Bir balonu uçuşa hazırlamak birkaç adımdan oluşan basit bir süreçtir. Yer ekibi, balon teçhizatını muhafaza aracından çıkarıp açtıktan sonra dikey askıları sepete, brülörleri ve “zarf” kablolarını da askılara bağlar. Ardından zarfı “serer” ve şişirme vantilatörüyle soğuk şişirme işlemine başlanması için balonun ağzını açık tutarlar.

Zarf, kapasitesinin %75’i kadar dolduğunda hala yana yatmış şekilde dururken, pilot brülörleri çalıştırarak şişirme işleminin sıcak havayla gerçekleşen aşamasında zafın içine propan ısısının aktarılmasını sağlar. Zarfın içindeki hava, dışındaki havadan daha sıcak olduğunda, balon yukarı dikilir ve balonun tepesine, diğer bir deyişle tacına bağlı bir ipi tutan bir ekip üyesi tarafından sabitlenir.

Standart bir balon şişirildiğinde, içinde yaklaşık 90.000 fit küp (2.548.515 litre) hava tutar. Kaldırma kapasitesi deniz seviyesinde, dışarıdaki hava sıcaklığı 65 Fahrenheit (18 Santigrat) dereceyken ölçülür. Toplam, diğer bir deyişle brüt kaldırma kapasitesi 725 kg.’dır. Balonların çoğu, gereken yakıt ve teçhizat yüklenip uçuşa hazır hale getirildiğinde yaklaşık 317 kg. ağırlığa ulaşır; böylece yolcular için 408 kg.’lık bir kapasite kalır. Orta büyüklükte bir balon deniz seviyesinde dört kişiyi taşıyabilir, ancak daha yüksek irtifalara, örneğin dağlara çıkıldığında, kapasite sadece iki kişiye düşebilir.

Balonu havalandırmak için pilot “brülörü ateşler”, böylece zarfın içindeki sıcaklık artar ve bu hava dışarıdaki havadan daha hafif olduğundan balon yerden kesilir. Zafın dışındaki hava ne kadar soğuk ve nemsiz, zarf ne kadar büyük ve yolcu ağırlığı ne kadar az ise kalkış o kadar kolay olur.

Balonun rotasını rüzgar belirlerken, pilotun yön seçmesi ancak başka bir yöne esen bir hava akımına doğru yükselme veya alçalma yoluyla mümkündür. Pilot, “ateşleme” yani zarfın içindeki ısıyı artırma yoluyla balonun yükselmesini, soğumasını sağlama yoluyla da balonun alçalmasını sağlar. İniş için pilot menfez ipini çeker ve zarftaki sıcak havanın “manevra menfezinden” boşalmasını sağlar.

Etiketler: , , , , ,

Comments 1 Yorum »

BÜYÜYORUM SİZİN SAYENİZDE
sizi bilmem ama ben karar verdim su gibi duru olup hep akmaya
başka sular tanıyıp çoğalmaya dalgalanmaya taşmaya
son günlerde çok düşünür oldum
zor zamanları çabuk atlatır oldum
yalnız mıyım insanlar içinde arkadaşlarım aşklarım içimde
yara aldım bundan iki yıl önce
hiç susmadım şarkı söyledim günlerce
artık kısa cümleler kuruyorum
sevdiklerim sevmediklerim yanımda
kabullendim herşeyi olduğu gibi yola çıktım yarınlara
son günlerde çok düşünür oldum
zor zamanları çabuk atlatır oldum
bakıyorum aynaya her gece içim rahat biraz yorgunum sadece
hayatıma giren herkese yaşanamış herşeye
teşekkürler büyüyorum sizinle…

Bu yazı etiketlenmemiş.

Comments 1 Yorum »

Dönmeni BeklerdimDönmeni BeklerdimDönmeni BeklerdimDönmeni BeklerdimDönmeni BeklerdimDönmeni Beklerdim

          Gittiğine İnansam

Dönmeni Beklerdim

(Alıntı)heyoo

Bu yazı etiketlenmemiş.

Comments 3 Yorum »

Yüreğimde ki Anlamdasın

    Aslında   Tüm   Değerinle  

                                    Sen   Yüreğimdeki   Anlamdasın…       

Bu yazı etiketlenmemiş.

Comments 1 Yorum »

Bir varmış, bir yokmuş…Bir vakitler, herkeslerin türlü savaşlardan sonra terk ettiği bir viran şehrin yanında, bir dağ varmış…Bahar geldiğinde,eteklerine dağılmış binlerce kocayemiş,ıhlamur,amber ve mersin ağaçlarından yayılan baş döndürücü koku, tüm şehri tütsülermiş…Bu yüzden halk,Buhur dağı ismini vermiş ona eskiden…

 

Dağ onca ağacına,çiçeğine,suyuna,taşına rağmen çok yalnızmış…Gün geceye durduğunda,gökyüzüne bakar, gördüğü her yıldıza bir türkü söylermiş…Efkarından pınarları ağlar,toprağı sızım sızım sızlarmış…İstermiş ki rüyaları gerçek olsun,gönlüne göre bir yareni olsun,koynunda uyuyup koynunda uyansın, dağ daha bir dağ olsun, sevda daha bir sevda olsun.

 

Yine öyle gecelerden bir gece, kaldırmış başını göğe, haykırıyormuş türküsünü ki; birden, bir hışırtı duymuş…Bakmış ki güzeller güzeli kınalı bir ceylan durur karşısında…Durur da öylece sürer nazlı gözlerini ona doğru…Buhur Dağı’nın kalbine kor ateşler düşmüş,heyecanla sarsılmış gövdesi…Dile gelmiş de seslenmiş bir bakışta vurulduğu Kınalı Ceylan’a…

 

‘’İşte nicedir beklediğim, nicedir düşlediğim yarim geldi, umudum, ışığım , sevincim geldi , hoş geldi…Yaklaş maralım, daha da yaklaş ki yakından göreyim güzelliğini.’’

 

Ceylan ürkek, ceylan telaşlı, ardına bile bakmadan, seke seke gözden kaybolmuş sessizce…Sinmiş uzaktaki bir ağacın gölgesine, derdini dillendirmiş kendince:

 

‘’Sesini duydum uzak diyarlardan , yaktığın türkülerde anlattığın bendim koca dağ,Buhur Dağı!…Sesine sevdalandım da sevdim seni.Ne var ki ben bir yaralı ceylan,sana ne hayrım olur ki ,sana verecek neyim var ki.Geldim,gördüm,bildim seni…Fakat benim daha gidecek yolum ,çekecek çilem var.’’

 

Rüzgarlar Kınalı Ceylan’ın sedasını taşıdığında Buhur Dağı’na, kara bulutlar çökmüş zirvesine…Dağ öfkeli,dağ kırgın,adeta kükrer gibi söylemiş meramını:

 

‘’Duydum seni kınalım ,duydum da duymasına ,hem kendini gösterir hem de neden kaçarsın? Her gece seni söyledim ezgilerimde,seni yazdım gökyüzüne.Uçan kuşun kanadında ,çağlayan nehirlerin nefesinde ,tan yerinde şavkıyan seherlerde ,yağmurların buğusunda aradım izini. Önce bana görün,sonra bırak git diye mi?Hemen şimdi dönesin bana geri, ya da ilelebet kanasın yaran; öyle ki kımıldayamayasın çöküp kaldığın yerden!’’

 

Ceylanın küçücük yüreği burkulmuş acıyla…Korka korka dağın hışmından , seslenmiş ona titreyen sesiyle:

 

‘’Nedir bu hiddetin , feryadın? Nedir bu halden sual etmez gazabın?…’Zaman’ dedikleri bir ilaç varmış , ben daha yollara düşüp onu bulacağım,yaramı onunla sarıp bekleyeceğim iyileşmeyi…Sende kalırsam şu halimle; sana acıdan ,tasadan başka bir şey veremem.Sen bir yüce dağsın ,sabır taşlarıyla döşeli bayırların…Beni sen de anlamazsan kimler anlasın?’’

 

Dağ küsmüş, ceylan boynu bükük; vurmuş kendini yollara…Bağrında Buhur Dağı’nın hasreti, vuslata ömrü yetsin diye dualar ederek Yaradan’ına, gözden kaybolup, gitmiş uzaklara…Buhur Dağı fısıldamış ardından:

 

‘’Bekleyeceğim seni maralım, taşım üstünde taş kalmayıncaya, toprağımda tek bir ot bitmeyinceye değin…’’

Ay güneşi, güneş ayı kovalamış durmuş, mevsimler mevsimlere, yıllar yıllara kavuşmuş…Diyar diyar gezmiş ceylan, deva bildiği mahir zaman iyileştirirken yarasını, Buhur Dağı’nın içli sesi, gönlünün mabedinden bir an olsun silinmemiş…Kızıl kınalı başını semaya kaldırıp da sevdasının ve sevdalısının sırrına erdiği yalnız gecelerinde, yarinin kendisine adadığı türkülerinin giziymiş…

 

(Masalcı tam da öyle bir anda, sesini verivermiş masala…)  

 

‘’Gecedir; ayrı düşmüş sevgililerin elzemi hasretleri göğsünde emziren…Gecedir; tek yürekte iki taşkın nehir gibi çoşan, ikiyi bir kılan, biri ikiye bölen sevdaların beşiği…Ömür denilen ise ahu gözlü ceylanın kirpiğinde kanat çırpması kadar bir kelebeğin…Ceylan fani, dağ fani…Geldi vakti saati…Düştü ceylan sevdasının, sevdalısının yollarına…’’

 

Günler birbiri ardına inci gibi dizilirken, hiç durmadan koşmuş ceylan…Ayaklarında dermanı kalmamış, acıkmış, susamış…Bir an olsun durmamış, Buhur Dağı’nın billur ırmaklarının suyuymuş susadığı, Buhur Dağı’nın kaynağıyla besleyip büyüttüğü ağaçların yemişleriymiş acıktığı…Derman, Buhur Dağı’nın koynundaymış.

 

Birbirlerini gördükleri ilk andaki kadar ışıltılı ve sakin bir gece, Kınalı Ceylan varmış yarinin eteklerine…Nice soğuk iklimlerden sıcak iklimlere değin yolunu gözlediği ceylanını, gelişinden bilmiş Buhur Dağı..Seslenmiş usulca:

 

‘’Ey kınalım, ey güzeller güzeli ceylanım, döndün demek sonunda bana…İyileşti mi yaran? Buldun mu çareni; bir su damlası gibi akıp gittiğin, bir kum tanesi gibi savrulduğun yollarda? Senin gönlümü kasıp kavuran hasretin, ehramı oldu ağaçlarımın, çiçeklerimin; tohumlar bile çatlayamadan küle döndü toprağımda…Vardın geldin ama; şimdi benim sana verecek neyim var; susuzluğunu gidereceğin bir pınarım bile yok ki; kuruyup sabır taşlarımda biten otlarla kanmazsın ki açlığına.’’

 

Ceylan bitkin; tırmanırken dağın yamacına, devrilivermiş bedeni kurumuş dalların arasına, küçücük kınalı başını vurmuş kocaman bir taşa…Son mecaliyle konuşmaya çalışırken, şu kelimeler dökülmüş dilinden:

 

‘’Sar beni Buhur Dağı’m…Sar beni yazgım olan; canım tenimden çıkmadan beni sana kavuşturan sevdan ile…Toprağından kanıma aksın ölüm, kanımdan toprağına aksın dirim, hasretinle yaktığın çiçeğin, ağacın, kanımla hayat bulsun yeniden.Ben sana karışayım, sende son bulup, sende doğayım…Bak şu kızıl yıldız var ya; işte o benim yıldızımdır. Ona söyleyerek şimdi en güzel türkünü, kollarında uyut beni güzel sesinle…’’

 

Ve canını teslim etmiş ceylan oracıkta, nazlı gözleri kapanırken düşen iki damla yaş; yuvarlanıp dağın iki yanına, iki ayrı ırmağa dönüşürken…

 

Buhur Dağı, tüm acılardan da büyük bir acıyla öyle sarsılmış, öyle inlemiş ki, gökyüzü yırtılmış sesinden, şimşekler çakmış, simsiyah bir yıldırım düşmüş zirvesine; ikiye bölmüş koca dağı…

 

O geceden sonra mevsim ne vakit bahara dönse, Buhur Dağı’nın ikiye ayrıldığı, Kınalı Ceylan’ın gözyaşlarından oluşan iki ırmağın kavuştuğu yerde kızıl bir gonca gül bitermiş.Açıp da yaprağını, kokusunu yele verdiğinde yıldızlı gecelerde; kimsenin duymadığı, kimselerin bilmediği bir türkü yankılanırmış o vadinin en kuytu yerinde…

 

ALINTI

Bu yazı etiketlenmemiş.

Comments Yorum Yok »

who's online

Clicky

XML-Sitemap