“Yazılar” Kategorisi için Arşiv


Diego Velázquez

Baktım ki Google bugün yeniden logosunu değiştirmiş. Google özel günler de ve kutladığı günler de logosunu o gün ki kutlamaya yönelik değiştiriyor. Merak ettim ve tıkladım acaba bu gün ne var diyerekten. Bugün İspanyol ressam Diego Velázquez ‘in doğum günüymüş (6 Haziran 1599). Daha detaylı bilgi araştırdım Diego Velázquez hakkında, sizler için. İşte kısaca Diego Velázquez;

//

Diego Rodríguez de Silva y Velázquez (6 Haziran 1599 – 26 Haziran 1660), İspanyol ressam. Kral IV. Felipe’nin sarayında baş ressam olarak çalışmıştır. Barok döneminin kendine özgü ressamlarındandır ve portreleriyle ünlenmiştir. İspanyol Kralı’na olan yakınlığı nedeniyle birçok soylunun ve saray yaşamının resimlerini yapmıştır. Resimlerinde ışık ve gölgeyi ustalıkla kullanmıştır.

Kaynak

//

Yaptığı tablolar içerisin de en ünlüsü küçük prenses Margarita Maria‘nın Las Meninas (1656 Yılı) adlı tablosudur.

İşte Diego Velázquez ın o tablosu ;

Las Meninas

Etiketler: , , ,

Comments Yorum Yok »

İlk Sıcak Hava Balonu

Bugün tarihte Sıcak Hava Balonunun İlk Uçuşu imiş. Biz de bugünün anlam ve önemine hitaben tarihte ki Sıcak Hava Balonunun İlk Uçuşuna dair bilgiler sunalım istedik :)

İlk Sıcak Hava Balonunun Hikayesi

Annonay’dan Albuquerque’ye

İnsanoğlu göklerde uçmaya başlamadan çok uzun zaman önce hayal dünyasında uçmaya başlamıştı. Dünyanın her yerinden efsanelerde ve öykülerde, ayakları yerden kesilen ve bulutlara doğru kuşlar gibi özgürce süzülen insanlar anlatılır. Bazı öykülerde dev kartallar, bazılarında kanatlı atlar üzerinde uçar insan… Bazen kanatlı aslanların semaya doğru çektiği sepetlerde… Kimi zaman kendi kanatlarıyla uçar. Sihirli halılar üzerinde otururlar. Hatta kollarını öylece açıp uçanlar vardır. Hayal gücümüz, bizi göğe yükseltebilecek yordamlara sınır koymaz.

 

Kuşlara katılmanın işe yarar yollarını bulmak oldukça geç nasip olmuştur insana… Bunu ilk başardığımızda, havadan hafif bulutlar gibi gökte salındık. Kuş uçuşundan esinlenilerek yapılan sabit kanatlı uçaklar, 18. yüzyılın sonlarına doğru Fransa’da ilk balonların semaya yükselmesinden bir asırı aşkın bir süre sonra uçabildi.

Joseph Montgolfier, 1782 yılında kardeşi Eienne’e yazdığı bir mektupta “Acele et; sadece tahta ve halat temin etmen yeterli, sana dünyanın en muazzam şeylerinden birini göstereceğim” demiştir. Joseph’in ateş üzerine kurduğu çanta şeklindeki bir bezle başlayan deneyleri, Montgolfier’lerin Fransa’nın Annonay kasabası yakınlarındaki kağıt fabrikasında aylar boyunca kumaşlar, kağıtlar ve dumanlar arasında sürdü. Montgolfier kardeşlerin sıcak hava balonları, iplerle zemine bağlı şekilde göğe yükselirken insan taşımakla kalmadı, ünlü serbest uçuşlarında bir ördek, bir horoz ve bir koyuna da evsahipliği yaptı.

1783’te Kasım ayının sonlarına doğru Pilatre de Rosier ve Marquis d’ Arlande, Montgolfier kardeşlerin, üzerinde güneş tanrısı Apollo’nun altın rengi yüzünü taşıyan “Mavi Küre”siyle yeryüzünden göğe yükselerek dünyanın ilk balon pilotları oldular. Pilatre de Rosier ve Marquis d’ Arlande balonun tabanındaki ateşte saman yakarak balonun kumaşını tutuşturdular, ardından alevleri bir kova su ve bir süngerle söndürdüler. D’Arlande, balonla Paris semalarında süzülürken tanık olduğu sükunet karşısında hayrete düşmüştü. Göğe yükselişlerinden yirmi beş dakika sonra De Rosier ve D’Arlade yavaşça kalkış noktasının beş mil ötesine indi.

İnsanla yapılan bu ilk uçuştan sadece bir buçuk hafta sonra Profesör Jacques Charles ve Noel Robert, Paris’teki Tuileries Gardens’da kendi gazlı balonlarıyla uçtular ve 27 mil uzağa indiler. Robert balondan indikten sonra Charles bir uçuş daha yaptı ve bu sefer öylesine yüksek bir irtifaya çıktı ki, aynı gün içinde ikinci bir gün batımına şahit oldu.

Bu iki balon türü kıyaslandığında gazlı balon, sıcak hava balonuna nazaran taşıma ve kullanım açısından daha fazla kolaylık sağlıyor olmanın yanı sıra daha uzun süre havada kalabiliyordu. Muhteşem birkaç uçuştan sonra sıcak hava balonu 19. yüzyılda ve 20. yüzyılda pek kullanılmadı; onun yerine, hem eğlence amaçlı olarak hem de savaş sanayiinde ve bilimsel araştırmalarda, popülerlik kazanan gazlı balon uçuruldu.

Nasıl Uçuyor?

Sıcak hava baloncluğunun temel ilkesi, 1780’lerde Montgolfier kardeşlerin kağıt fabrikalarında gözlemlediği üzere, “sıcak havanın yükseldiği” gerçeğidir. Yoğunluğu ve ağırlığı soğuk havadan daha az olan sıcak hava, bacadan tüten duman gibi soğuk hava üzerinde yükselir.

 

Bir balonu uçuşa hazırlamak birkaç adımdan oluşan basit bir süreçtir. Yer ekibi, balon teçhizatını muhafaza aracından çıkarıp açtıktan sonra dikey askıları sepete, brülörleri ve “zarf” kablolarını da askılara bağlar. Ardından zarfı “serer” ve şişirme vantilatörüyle soğuk şişirme işlemine başlanması için balonun ağzını açık tutarlar.

Zarf, kapasitesinin %75’i kadar dolduğunda hala yana yatmış şekilde dururken, pilot brülörleri çalıştırarak şişirme işleminin sıcak havayla gerçekleşen aşamasında zafın içine propan ısısının aktarılmasını sağlar. Zarfın içindeki hava, dışındaki havadan daha sıcak olduğunda, balon yukarı dikilir ve balonun tepesine, diğer bir deyişle tacına bağlı bir ipi tutan bir ekip üyesi tarafından sabitlenir.

Standart bir balon şişirildiğinde, içinde yaklaşık 90.000 fit küp (2.548.515 litre) hava tutar. Kaldırma kapasitesi deniz seviyesinde, dışarıdaki hava sıcaklığı 65 Fahrenheit (18 Santigrat) dereceyken ölçülür. Toplam, diğer bir deyişle brüt kaldırma kapasitesi 725 kg.’dır. Balonların çoğu, gereken yakıt ve teçhizat yüklenip uçuşa hazır hale getirildiğinde yaklaşık 317 kg. ağırlığa ulaşır; böylece yolcular için 408 kg.’lık bir kapasite kalır. Orta büyüklükte bir balon deniz seviyesinde dört kişiyi taşıyabilir, ancak daha yüksek irtifalara, örneğin dağlara çıkıldığında, kapasite sadece iki kişiye düşebilir.

Balonu havalandırmak için pilot “brülörü ateşler”, böylece zarfın içindeki sıcaklık artar ve bu hava dışarıdaki havadan daha hafif olduğundan balon yerden kesilir. Zafın dışındaki hava ne kadar soğuk ve nemsiz, zarf ne kadar büyük ve yolcu ağırlığı ne kadar az ise kalkış o kadar kolay olur.

Balonun rotasını rüzgar belirlerken, pilotun yön seçmesi ancak başka bir yöne esen bir hava akımına doğru yükselme veya alçalma yoluyla mümkündür. Pilot, “ateşleme” yani zarfın içindeki ısıyı artırma yoluyla balonun yükselmesini, soğumasını sağlama yoluyla da balonun alçalmasını sağlar. İniş için pilot menfez ipini çeker ve zarftaki sıcak havanın “manevra menfezinden” boşalmasını sağlar.

Etiketler: , , , , ,

Comments 1 Yorum »

Elime bir karikatür geçti. Bayan iç çamaşırlarının tarihi gelişimini anlatan :D . 1920 den günümüze ve oradan da 2020 yılına olan tasarım değişikliğine :) . Ancak günümüz tasviri iç çamaşırı (G-String) yerli yerinde olmuşken, 2020 de gösterilen tasvir bence yanlış olmuş :) , keza 2020 yılına gerek yok şuan bile o manzarayı görmek mümkün günümüz kadınların da* (lütfen nasıl görüldüğünü sormayın!). Bu arada 1920 nin iç çamaşırından 100 adet günümüz (G-String) çamaşırı çıkarmış :D . Bayan arkadaşlar kusurumuza bakmasın. Sadece konuya ilişkin 2020 yılı yanlışlığını düzelteyim dedim kendi kendime :D . **

* : Kastımız herkes değildir, istisnalar kaideyi bozmazmış.

** : Espri mahiyetli bir konudur, ciddiye alınmamalıdır!

Konuya ilişkin karikatür :

Kadın İç Çamaşırı

Etiketler: , , ,

Comments Yorum Yok »

Düş Sokağı SakinleriDüş Sokağı Sakinleri grubunu üniversite yılım da (yarıda bıraktım, sadece ilk yıl Murat Yılmazyıldırımokudum :) ) dinlemeye başladım, aslen daha öncesinden radyolar da meşhur olan Sevdan Bir Ateş parçalarını dinliyor ve biliyordum. Ancak grup olarak hayranlığım üniversite yılıma denk geldi, bir dostum sayesin de… Ancak grup ne yazıktır ki geçtiğimiz yıllar da dağıldı ve ayrıldı. Murat Çelik ve Murat Yılmazyıldırım tarafından 1993 yılın da kurulmuştu grup. En son birlikte çıkardıkları albüm ise Üç (1999 - Kasım [emi] ) olmuştur. Buradan sonra grup üyeleri ayrılmışlar ve yollarına solo çalışmalar ile devam etmişlerdir.

Murat ÇelikGeçtiğimiz gün Murat Çelik‘in resmi web sitesini gezerken yeni bir albüm çıkarmış olduğunu gördüm. Albümün ismi; Aşkın Elif Hali. Albüm 4 parçadan oluşmakta. Bir link dikkatimi çekti “indirmek için Tıklayın” , tıkladığım da ise Murat Çelik‘in bu son albümünü sitesin de ücretsiz indirip dinleyebilme imkanını sunduğunu gördüm bize. Bilmiyorum bu hareketi artık çok artan korsan mp3 olayına bir tepki/sitem içinmi yaptı, yoksa sadece bu albümü sevenlerine bir hediye olarak mı ücretsiz sundu. Ancak güzel bir iş yapmış :) , hemen bize sunulan hakkı kullanıp, tıklayıp albümde ki tüm mp3 leri indirdim ve dinledim, şahsen ben beğendim. Ücretsiz ve yasal indirilebilen mp3 imkanına sahip olan bu albümü sizlerle paylaşmayı istedim bende. Buyrun Murat Çelik ve son albümü Aşkın Elif Hali;

Aşkın Elif Hali

AŞKIN ELİF HALİ
1. Yusuf’un Günlüğü (19:30) (35 Mb)
2. Çalınmış Görüntüler Yönetmeni (06:23) (11 Mb)
3. Kuyular İçindeyim (05:54) (10 Mb)
4. Aşkın Elif Hali (08:54) (16 Mb)
( Not:Şarkıları indirmek için şarkı isimlerinin üzerine gelip tıklayın… )

Murat Çelik : Vokal ,Söz ve Müzikler , Akustik Gitar
Emre Karabulut : Perdeli ve Perdesiz Elektrik Gitar
Cem Aksel : Davul
Kaan Yıldız : Kontrbas

Konuk Sanatçılar
Z. Çağlar Namlı
: Bağlama ve Geri Vokal (Yusuf’un Günlüğü)
Şenova Ülker : Flugelhorn ( Çalınmış Görüntüler Yönetmeni , Kuyular İçindeyim )

Etiketler: , , , , ,

Comments Yorum Yok »

Blogcini.net 1. YaşıMerhabalar;

Bugün BlogCini.net‘in doğum günü! Geçtiğimiz gün size bunu bildirmiştim. Şuan çok mutluyum, BlogCini.net‘i internet dünyasına ve yayın hayatına sokmaktan, onunla uğraşmaktan. Başta her şey bir belirsizlikti, wordpress le çalışmak, onu anlamak ve isteklerime cevap verir hale getirip kodlamak :) . Zor oldu, çok uğraştım ama sonradan o bana ben de ona alıştık :) . Birlikte 1 yılı dolduruyoruz bu gün.

İnternette örneklerini gördüğüm, logolar, süslemeler, yahut 1. yaşı kutlar materyaller koymuyorum blog‘a. Çünkü zaten doğum günü hediyesi olarak 3 gün önce komple tasarımını değiştirdim ve yazılımını güncelledim, hediyesini önceden verdim yani blogun :D .

İyi ki Doğdun BlogCini.net ! Nice Senelere :D . Hep Beraber…

Etiketler: , , ,

Comments 4 Yorum »

Merhabalar! Uzun süren bir aranın ardından… Uzun diyorum çünkü uzun zamandır elle tutulur bir yazı yazamamıştım işlerimin yoğunluğundan dolayı. Hem iş hayatı hem de diğer projelerim hayatım da çok fazla yer kaplamakta. Modifiye ve tuning konusun da hazırladığım forum sitesi bir yana 2 adet kurumsal web sitesi ile de uğraşmaktaydım. Hala bitmiş sayılmazlar, hala üzerlerin de geliştirme ve iyileştirmeler yapıyorum. İş hayatı da cabası, günlük stresleri herhal de hesaba katmamıza bile gerek yok :) .

BlogCini.net geçtiğimiz yıl 17.05.2007 tarhin de Perşembe günü internet dünyasına “merhaba” diyip, yayın hayatına başlamıştı. İlk senesinin şerefine (ilk yaşı :), doğum günü ) tasarımını ve yazılımını güncellemek istedim. Dün (14.05.2008, Çarşamba) bu işler için kolları sıvadım ve ilk baş yazılımı güncellemeye başladım. Ardından da şu an gördüğünüz mevcut tasarımı yaptım. Güzel hatta çok güzel oldu :) ben çok beğendim, umarım sizler de beğenirsiniz.

Arıza!Ancak bir kaç sorun yaşadım yazılımın kendinden kaynaklanan. Dün güncellemelerin ardından (yaklaşık yarım saat sonra) blog çöktü ve erişilemez hale geldi malesef, ben de hemen müdahale de bulundum düzelte bilmek için… Bu gün itibari ile yoğun çalışmalarım sonucu tüm arızalar giderildi (tam bir güne bedel oldu!), sorunlar düzeldi ve sapa sağlam oldu . Ancak yine de bir kaç eksiği var teknik anlam da, bir iki güne kadar hepsi giderilecek. Ancak bu süreç içerisin de ara sıra (nadir) bloga ulaşamaya bilirsiniz (sayfa görüntülenemiyor hatası), endişelenmeyin ve belli bir süre sonra tekrar deneyin :) . Bir yahut iki gün içerisin de bakımlarını bitirdiğim takdir de bu ara sıra olan ulaşım sorunu da giderilecek…

2 gün sonra blogun doğum günü :) , kutlama anlamın da tabi ki tekrardan yazı yazıcam. O zamana kadar mutlu ve sağlıklı kalın ;) .

Etiketler: , , , ,

Comments 1 Yorum »

Katran karası bir geceyi haziran bulutlarının arasından yırtarak, avuçlarında kıpır kıpır yıl­dızlarla odamın penceresini tıklattı dolunay…

“Sana Samanyolu getirdim” dedi ve bütün gökkubbeyi yeryüzüne indirmiş gibi mağrur, gülümsedi koltuğumun başucunda…

Ayla yıkanmanın keyfini sürdüm bir müddet…

Sonra penceremi açıp onu içeri aldım.

Efsunlu ışıklar saçarak, eteğindeki aydınlığı kitabı­ma, rakı kadehime, can eriklerime doladı.

Gecikmiş bir bahar, çekirge sesleri ve iğde kokularıyla içeri daldı hemen peşisıra… telâşla…

Şiirler doldu odama, mısra mısra…

Feneralayları geçti aklımdan; uzak denizler ve göç yolları geçti…

Dolanıp dolunayın kanadına, uçmak istedim…

* * *

Lâkin bırakmadı hayat…

Duyduk ki, güvercinleri kurşuna dizmişler arka bahçede…

Gülleri kesip, dikenleri büyütmüşler korku be­lâsına…

Toprağın bire bin verdiği ülkede mayın döşemişler sevdaya giden yollara…

Aşklar uzak, sevişmeler tuzakmış.

Dişlerinde kalleş ışıkların pa­rıldadığı kurtlar, çeteler halinde boğazlayacak kurban arar olmuş­lar dolunay geceleri…

Pas ve küf kokuyormuş eski­den nergislerin açtığı sokaklar…

Öylesine büyükmüş ki sis perdesi, ne yakamoz görüyor­muş gözler, ne çoban yıldızı…

Güneş ülkesi, çocuklarını gömüyormuş lanetli karanlığın koynuna… ve öfke büyüyormuş sevda toprağının ana rahmin­de…

Doğa ne kadar cömertse, ha­yat o kadar bencilmiş evlâtlarına karşı… Bolluk içinde aç, varlık içinde yoksul, denizler ortasında susuz yaşar olmuşlar.

Ve ülke, aldırmadan doğanın gözkamaştıran büyüsüne, doludiz­gin koşuyormuş ölüme..

Prangalar… savaş tamtamları… ve ağıtlarla…

* * *

Dolunay, Samanyolundan ışıklarla eteklerinde; “Haydi” diyordu penceremin dibinde; “Haydi… ebedi baharın ülkesine…”

Lâkin dolunaya inat; öylesine bitkin ve naçar ki ha­yat…

Kopamadım akşam haberlerden…. dünyevi keder­lerden… kelepçelerden…

Açıp penceremi, salıverdim dolunayımı, Cahit Külebi’den bir şiir fısıldayarak kulağına:

“Bir gün geleceğim / Alıp şu başımı / Bir gün gele­ceğim

“Belki de Haziran / Bulacak naaşımı / Belki de Ha­ziran…”

Haziran, bir ozanın naaşını kaldırırken, dolunay eteklerinden efsunlu yıldızlar saçarak uzaklaştı.

Bakakaldım peşinden…

Ne gözümü alabildim… ne göze alabildim…

Can Dündar

Etiketler: , ,

Comments Yorum Yok »

Pırıl pırıl ütülü giysili, misler gibi parfüm kokulu,
saçları taralı, dişleri fırçalanmış
adamı/kadını sevmek kolaydır.
Aslında aşk, aynı insanı,
sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek,aynı tuvaleti bir dakika arayla kullanabilmek, diz yapmış pijamalarla kanepede yastıklara sarılıp sızmışken bileşefkatle okşayabilmektir.
Buna katlanamayanlar zaten aşık değillerdir.
Bu durumda
evlilik hoşlandığın insana karşı olan
duygularını öldürüyor diyebiliriz.
Zira aşıksan,aynı havayı solumak bile zevk verir.Hep beraber olmak istersin.Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir. Ütülediğin gömleğinona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün, pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini,o bin tane ayakkabısı dururken
binbirinciyi almaktan mutlu olacak diye,
istediğin gömlekten vazgeçersin.Zamanla, almaktan çok bir şeyler vermekten mutlu olduğunu keşfedersin.
Eğer evlilikte ikinize yemek pişirecek, dolabı düzenleyip ütüyü yapacak bir anne olacak sanılıyorsa,
o kadının saçlarının hiç yağlanmadığı ve adamın geceleri terlemediği düşünülüyorsa, asla kavga edilmeyecek ve
lavabo tamir edilirken
dahi gülüşüp öpüşülecek zannediliyorsa ,zaten beklenti bir evlilik değil,bir amerikan filmini yaşamaktır.Bu hayallerle yola çıkıldığında, damat ilk gece gelinin saçlarından onbin firkete sökmeye çalıştığında,gelin ise damat firketeleri çıkaramayıp
-s…m böyle kuaförü- diye söylendiğinde zaten evlilik sandıkları şey çatırdamaya başlayacaktır.
Evlilik; sadece aşk değildir.
Evlilik; ev arkadaşlığı, kankalık,sırdaşlık, ortak hesaba sahip mudilik, ayrı kökenlerin birleşmesi,başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir.
Aşk bu ilişkide tutkuyu sağlar.Ama zaten tek başına ayakta tutamaz.Hala canınız sıkıldığında onu değil de
annenizi arıyorsanız, yalan olmuştur o evlilik.
Aşk evlilikte gider gelir.

Halıya kola döktüğünde aşk biter, ama o , halıyı temizleyebilirse gene aşık olunur.O aradaki sinir evresini
aşabilenler ellinci yıla kadeh kaldıranlardır.
Tahammül edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artık evliliğin yalan olduğuna inanır.
Zafer, direnenlerin olur….

ALINTI 

 

Bu yazı etiketlenmemiş.

Comments Yorum Yok »

Bir kadın çocuktur aslında..
Çocuk gibi davranmayı sever.
Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini de ister.
Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak okşamalıdır erkek kadını
Ama her kadın çocukça da olsa dinlenilmesini, dikkate alınmasını ister.
Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz,
ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz.
Bir kadın güçlüdür aslında.
Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.
Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez.
İster ki erkeğin gücü kendisine huzur versin.
Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekler.
Böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de
erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.
Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz.
Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.

Bir kadın sevgilidir aslında.
İçinde her zaman sevgiyi taşır.
Sevdiklerinden kolay kolay ayrılamaz. Sevdiklerini kolay kolay kıramaz.
Zor sever ama tam sever.
Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için
yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.
Ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız
Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.
Ancak beyninde yer etmemişseniz her an terk edilebilirsiniz.
Sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette.
Bunun nedeni ise engelleyemedikleri “acımak” duygusudur.

Bir kadın yalnızdır aslında.
Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz.
Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır
O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.
Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz.
Yalnızlık onun sığınağıdır
O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar
verir.
Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.

Bir kadın bilgindir aslında.
Neler yapabileceğini erkek akli hayal bile edemez.
Yaratıcılığının sınırı yoktur
Ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler.
Hoyratça harcamaz yaratıcılığını sadece erkeğine saklar.
Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız
demektir.
Çünkü yaşamınız asla sıradan olmayacaktır.

Bir kadın hayattır aslında.
Çünkü hayatin içinde olan her şey ancak kadınlar olduğunda anlam
kazanıyor.
Yemek yemek, su içmek bile.
Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup
içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz?

Anlıyorsanız ne mutlu size.  Anlamıyorsanız, ne yazık ki yaşamıyorsunuz.

CAN DÜNDAR

Bu yazı etiketlenmemiş.

Comments 1 Yorum »

BaşarmakBazen hayatta yapmak istediklerim için, başarmak istediklerim için, hedeflerime ulaşabilmek için çok mücadele veriyor ve çok açılıyorum. Bunları yaparken bir nokta da beceremez isem, başarısız olduğumu, yenildiğimi düşünüp duruyordum. Bir gün Can Dündar‘ın bu müthiş yazısını okuyunca öylesine yazıya hak verdim ki anlatamam. Artık diyorum ki  ”Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar…” ve bu söze ek olarak kendi yorumumla diyorum ki; en azından denedim

***

Can Dündar’ın İhtiyar Balıkçı yazısı :

//

Sevgili Nuriye Akman’ın TRT’de yayınlanacak “İnci Avcısı” programı için stüdyoya girdim geçen ay…

Sıcacık bir sohbetin sonunda, buz gibi bir sürpriz yapıp konuklarını stüd­yonun arkasındaki bir aynanın karşısı­na sürüklüyor ve orada kendisiyle yüzleştiriyor Nuriye…

“Aynada gördüğün bu adama ne demek istersin” diye soruyor.

Kimseye tavsiye etmeyeceğim ka­dar zor bir karşılaşma bu…

Nedendir bilmem, ama aynada ak­sini gördüğüm adama bakarken benim aklıma ilk gelen şey Ernest Hemingway’in “İhtiyar Balıkçı”sı oldu.

* * *

Hazin bir öyküdür bu…

İhtiyar balıkçı, Karayibler’de 85 gün olta salladıktan ve eve eli boş dön­dükten sonra bir gün iyice açılıp “bü­yük balık”ı yakalar.

Lakin kıyıya dönerken, yedeğine al­dığı, teknesinden yarım metre daha bü­yük olan bu kılıç, yol boyu kan kokusu­na gelen canavar köpekbalıklarınca di­dik didik edilir.

Bu korkunç mücadeleden elinde kala kala dev balığın iskeleti kalmıştır.

Kan revan içinde, uykusuz ve bitkin sahile yanaşırken “Beni adamakıllı yendiler… Hem de ne yeniş” diye geçi­rir içinden…

Sonra silkinir ve yüksek sesle şunu söyler:

“Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar…”

Hayat yolculuğumuz da öyle değil midir?

Kimi için güzel bir kadındır “büyük balık,” kimi için zengin bir damat… iyi bir hayat… hayırlı evlat…

.. .ya da müstakil ev, son model ara­ba, sınırsız servet…

Kimi “büyük balık”ı hiç göremeden ölür. Kimi, bir kez tuttu mu, bir daha açılmaz hiç… onunla gömülür.

Kimi ise yaşam denilen şakaya gel­mez deryanın dalgalarında yalpalana yalpalana arar büyük balığı bir ömür boyu…

Açıldıkça bulma şansıyla birlikte ar­tar, yitirme ihtimali…

Zor bulanlar, çabuk yitirir bazen… Acımasızca yağmalanır ve sonuçta elde bir kılçıkla kalakalırlar.

Yenilgi değildir onlarınki aslında…

Olsa olsa biraz fazla açılmışlardır.

Ama insanlık, kısmen de, onların fazla açılması sayesinde ilerler.

* * *

Ne tuhaf; Nuriye’nin çekiminde ku­lağını çınlattıktan bir hafta sonra geldi ihtiyar Balıkçı’nın ölüm haberi…

Ünlü romanın esin kaynağı olan Kübalı balıkçı Gregorio Fuentes 104 yaşında ölmüştü.

“Ensesinde derin kırışıklıklar olan sıska adam,” Küba’da dünyaya veda et­meden önce, Ankara’da hafızama son bir ağ atıp geçmişti.

Bir şişe rom karşılığı çektirdiği son fotoğraflarına bakarken, “Keşke bu fır­tınalı yolculuğun sonunda hepimiz aynı şeyi yüksek sesle söyleyebilsek” dedim kendi kendime:

“Yenilmedim aslında, belki biraz fazla açıldım, o kadar…”

Can Dündar

Etiketler: , , ,

Comments Yorum Yok »

who's online

Clicky

XML-Sitemap