“Hikaye” Kategorisi için Arşiv

”Kadın adamı çok seviyordu…
Yemyeşil ovalarını verdi adama
Yaşam fışkıran.
Beni seviyor musun?
Evet, dedi adam…
Güneşini, ayını verdi kadın
Yıldızları taktı bir bir adamın omuzlarına…
Beni seviyor musun?
Tabi, dedi adam…
Kadın çağladı
Gürül gürül akan pınarını verdi adama.
Beni seviyor musun?
Elbette, dedi adam…
Kadın bağlandı
Yaşam ipini adama verdi.
Bir oldular tek oldular adamla.
Beni seviyor musun?
Biliyorsun, dedi adam…
Kadın dağlarını verdi adama
Tırmandılar doruklara.
Beni seviyor musun?
Aşağılara baktı adam zirveden.
Başkalarını gördü
Sustu adam…
Ağladı kadın…
Gözyaşını verdi adama
Almadı adam…
Kadın onurunu verdi adama
Şaşırdı adam…
Sordu yine usulca kadın
Beni mi seviyorsun?
Onu da seviyorum seni de, dedi adam…
Sustu kadın…
Verecek bir şeyi kalmadığında…
Senin yüreğine ihtiyacım var, dedi adam
Başkasını sevebilmek için…
Çıkarıp yüreğini verdi kadın.
Korktu adam…
Beni sevmiyor musun, dedi adam.
Sesi yoktu kadının söyleyemezdi.
Gözleri yoktu kadının ağlayamazdı.
Kalbi yoktu kadının sevemezdi.
Onuru yoktu kadının yaşayamazdı. ”

Nurdan Ünsal

Comments 2 Yorum »

Uzun zaman önce dünya yaratılmadan, insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamanki gibi oturuyorlarken saflık ortaya bir fikir atmış.

- Neden, saklambaç oynamıyoruz?
Ve hepsi bu fikri beğenmiş ve hemen çılgınlık bağırmış;

- Ben ebe olmak istiyorum, Ben ebe olacağım..
Ve başka hiç kimse çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış.

-1, 2, 3, 4, 5…

Ve çılgınlık saydıkça, iyi huylularla kötü huylular saklanacak yer aramışlar.

ŞEFKAT, ayın boynuzuna asılmış;

İHANET, çöp yığının içine girmiş, SEVGİ, bulutların arasına kıvrılmış,

YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş, ama yalan söylemiş, çünkü gölün dibine saklanmış,

TUTKU, dünyanın merkezine gitmiş, PARA HIRSI, bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.

Ve çılgınlık saymaya devam etmiş:

-79, 80, 81, 82…

Aşkın dışında bütün iyi huylar o ana kadar zaten saklanmışlar. Aşk kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş. Bu bizi şaşırtmamalı, zira hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz.

Ve çılgınlık:

-…99, 100 demiş.
100′e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış, ve çılgınlık bağırmış:

- Sağım solum sobe, geliyorum!

Ve arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİĞİ görmüş, o ayaktaymış, çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.

Sonra ŞEFKATİ ayın boynuzunda görmüş ve İHANETİ çöplerin arasında…

SEVGİYİ bulutların arasında,

YALANI gölün dibinde

ve TUTKUYU dünyanın merkezinde.

Hepsi birer birer bulunmuş, sadece biri hariç.

Ve çılgınlık umutsuzluğa kapılmış.

En son saklanan kişiyi bulamamış.

Derken HASET, bulunmadığı için haset duyarak, çılgınlığın kulağına fısıldamış:

- “Aşkı bulamıyorsun. O güllerın arasında saklanıyor.”

Ve çılgınlık çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış…
saplamış… saplamış, ta ki yürek buran bir haykırma onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmakları arasından iki sicim gibi kan akıyormuş gözlerinden.

Çılgınlık aşkı bulmak için heyecandan aşkın gözlerini çatal sopayla kör etmiş.

- “Ne yaptım ben, ne yaptım ben” diye bağırmış.

- Seni kör ettim, nasıl onarabilirim.

Ve aşk cevap vermiş:

- Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen senden bir şey isteyebilirim.

Benim kılavuzum olabilir misin?

Ve o günden beri aşkın gözü kördür ve her zaman çılgınlık yanındadır…

Comments Yorum Yok »

 

Biliyor musun, artık ağlamıyorum gidişine. Bir muhabbetlik sözüne yanıp tutuşsa da dudaklarımdan dökülmeyi bekleyen cümleler, söz verdim kendime, konuşmayacak dudaklarım sensizken senli günlerine. Yanında uysallaşan yüreğim yanından bile geçmiyor artık huzurun. İçimde senden kalan günlerden soluduğum birkaç yaşamalık nefesle, boşver diyorum, yaşamak da neymiş. Hiçliğim, ölüme davetiye çıkarıyor protokol koltuğuna. Bir yanım sensizlik, bir yanım azrail. Her seferinde ölüm duruyor terazinin ağır basan kefesinde…

Yokluğunda yaşamaya değer biçiyorum, açık arttırmaya çıkarıyorum nefeslerimi, kimse cevap vermiyor içimdeki çığlıklara. Umudum esir düşüyor kumdan kalelerimize. Ellerime kelepçe vuruyor “git” deyişin, esaretim çekilmez oluyor, hayallerim suya düşüyor gözlerinin hayalinde. “Sevmek, sevgilinin bulunduğu cehenneme yürümek, sevgilinin olmadığı cennete de gitmemekmiş.” Oysa ben kor ateşlere yürürken, seni uğurluyordum umudun maviliklerine…

Şimdi yeni yolculuklardayım. Umutsuzluğun eşiğinde, cehennemin beşiğinde, hem de henüz hiç uyumamışken kuş tüyü dizlerinde. Ne olurdu sanki gözlerini gözümün yaşına, ellerini avuç içlerimin terine bıraksaydın. Birlikte yaşamanın hazzına bir türlü varamadık biz. Tam tuttum derken ellerini, inşa ettiğimiz kırık köprülerden nehirlere düşüp boğulduk, yüzmeyi hiç bilemedik biz. “Git” dedik birbirimize, gitmeleri hiç sevmediğimiz halde. Sen benden gittin, ben de kendimden. Ama ağlamıyorum bak gidişine. Unuttun mu, gözyaşlarımı hediye ettim ben, beni buralardan alıp sana götüren o yeşil gözlerine…

Ben henüz sensiz yapamıyorum. El ele aşıklar geçiyor bazen, kızın saçı sana benziyorsa yüzümü çeviriyorum. Her adam bana benziyor biraz; hassas, kaybetmeyi kabullenmiş. Ve her kadın sana benziyor; unutkan, yorgun, boşvermiş. Bu gece, dün gece; gecelerce günlerce, ben henüz sensiz yapamıyorum…

Comments Yorum Yok »

Bir gün insan virgülü kaybedince, cümlelerden korkmaya başladı.
Basit ifadeler kullana kullana düşünceleri de kısırlaştı.

Bir başka gün ünlem işaretini kaybetti. Artık hiçbir şeye kızmaz, hiçbir şeye sevinmez oldu. Heyecanını yitirmişti.

Bir süre sonra soru işaretini kaybetti. Bundan böyle soru da soramıyordu.
Hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu.

Aradan birkaç sene geçince iki nokta üst üste işaretini de kaybetti.
O zaman davranış sebeplerini de açıklayamaz oldu.

Ömrünün sonuna doğru kendine yalnız tırnak işareti kaldı.
Kendine özgü bir tek düşüncesi yoktu.

Yalnız başkalarının düşüncelerini söylüyor ve başkalarının
dedikodusunu yapıyordu.

Noktayı da sadece nefes almak için kullanıyordu. Artık her şeyini kaybetmişti.

A.Kanewski

Comments Yorum Yok »

Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
dostum olan fırıncı,”Biraz bekleyeceksin hocam,” dedi.
“İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum.”

Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
yaklaşarak, “Ekmeklerimi alayım,” dedi.
“Benim ikizler acıkmıştır.”

Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.
Yazının geri kalanını oku »

Comments Yorum Yok »

SINAV 

David o gün çok yoğundu, seçim kampanyaları devam
ediyordu. Aceleyle çevirdiği telefonda karşısına çıkan şarkı
gibi bir sesle karşılaşınca şaşırdı. Özür dileyip kapattı.
Ama o hoş ses, aklından çıkmıyordu. Ertesi gün sabah
erkenden o numarayı aradı. Telefon çalarken,
kalbi çok hızlı çarpıyordu. Evet karşısında yine o tatlı
ses vardı. Kendisini tanıttı, konuşmaya başladılar.
Konuştukça kızdan daha da etkileniyordu.

Yazının geri kalanını oku »

Comments Yorum Yok »

Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede
birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden
biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Yazının geri kalanını oku »

Comments Yorum Yok »

 Genç kiz nihayet uyanmisti. Tüm gece boyunca uyumustu.Gözlerini ovusturdu. elbiselerini düzeltti. Saskindi. – Neredeyim ben? Siz kimsiniz? * Demek dün gece neler oldugunu hatirlamiyorsun? – Çok içtigimi hatirliyorum o kadar… * Evet, kapiyi sana açtigimda çok sarhostun gerçekten.Kapiyi açar açmaz bana ilk söyledigin söz suydu: “Ben Tanri’nin hediyesiyim” Genç kiz bu söz karsisinda utancini gizleyemiyordu.Bir seyler söylemek istiyor ama nereden baslayacagini da bilemiyordu. Saskinligini biraz olsun gizlemek için: – Peki ya sonra ? dedi. * Isin dogrusu ben Tanri’dan böyle bir hediye beklemiyordum. Sasirdim bir an. Gerçegi arayan birisine senin gibi bir serabin gösterilmesi dogal gelmedi bana. Ben bunlari düsünürken sen de su anda yattigin yerde sizip kaldin zaten. – Dün geceden beri yerde mi yatiyordum? Diye sordu saskinlikla. * Evet, düsüp sizdigin yerden kaldirmadim. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanri’nin seni almasini bekledim. Ama görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanri’nin hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlikla: – Lütfen benimle alay etmeyin, dedi. * Alay etmiyorum. Sadece seni anlamaya çalisiyorum. Istersen önce sana bir kahve yapayim da kendine gel. Kemal kahveleri getirdiginde Ferda biraz olsun kendine gelmisti. Üzerindeki yabanciligi atmaya, dogal olmaya çalisiyordu. – Benim adim Ferda. Iki sokak ilerideki sitelerde oturuyorum. Dün geçe için özür dilerim. Arkadaslarla yasadigim bir çilginlikti o kadar. Çok utaniyorum. – Ben de Kemal. Bu evde tek basima yasiyorum. (bir an duraksadi Kemal). Senin hakkinda ne düsündügümü merak ediyorsun degil mi? – Biraz öyle… * Hiç… Hiçbir sey düsünmedim. – Neden? · Özel olarak hiçbir insan üzerinde düsünmem pek. · -Gecenin yarisinda kapini çalip evinde yatan bir kiz hakkinda bile mi? * Evet… – Çok garip bir insansin. Kemal sustu… ve sonra * Söylesene maskeli bir baloda insanlarin gerçek yüzlerini tanimak mümkün müdür sence? – Tabii ki degil. * Iste su toplumda gördügün bir çok insan ve sen…Hepiniz maskelerinizle yasiyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksizdir bence. Hem de zamana, kisilere ve olaylara göre her an degisen maskelerin kullanildigi bir balo… Bu yüzden pek anlamli gelmiyor bana insanlar üzerinde düsünmek. – Kendini soyutluyorsun insanlardan. * Öyle de denebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düsmanidir bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir sey almamayi yegliyorum. Buna ragmen her seyimi vermeye de hazirim onlara. – Insanlarin sevgisini de reddeder misin, örnegin? * En basta onu. Bugünün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur. – Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki… * Bunda yaniliyorsun. Insan sanildiginin aksine sevilerek degil severek yasar. Insan sevilmek ihtiyacinda olan zayif bir varlik degildir. Kisacasi sorun bence sevilmek degil sevmektir. – Sevdigin halde sevilmiyorsan? * Sevilmek senin sorunun degil onun sorunu. Bence sevmek bir insani kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginlestirir,sevilmek degil. Bunu evreni kapsayacak sekilde de düsünebilirsin. – Nasil yani? · Evrensel anlamda sevmek kainati kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir.Ferda’nin kafasi karismisti. Hiç bu kadar derinlemesine düsünmemisti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal: · * Bunlari bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düsünürsen umarim anlayabilirsin.Sunu unutma ki insanlik bugün ikinci tas devrini yasiyor. Birinci tas devrinde insanlar yumusacikti.Sevgi sayesinde her sey yumusacikti. Sadece evleri ve aletleri tastandi. Simdi ise her seyimiz yumusacik,yüreklerimiz tas gibi. Hatta tastan da kati. Çünkü öyle taslar vardir, üzerlerinde otlar yetisir ve öyleleri de vardir ki…Kemal’in gözleri nemlendi bunlari söylerken. Yillarin acilarini, ihanetlerini, burukluklarin, kelimelere döküyordu aslinda. Aglamakli bir hale dönüsüyordu sesikesik kesik… Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat seridi geçti Ferda’nin gözleri önünden. Eger Kemal’in anlattiklari dogruysa sevgi hiç olmamisti hayatinda. Bir anda gözleri duvarda bir çerçevee olan misralara takildi: “Donuk sevgiler çagindayiz Sicak sevgiler cehennemde yaniyor Sevgi… Yasanmayacak kadar güzel, Fark edilmeyecek kadar sade, Duyulmayacak kadar dogaldir.” Kemal duvarda aglayan bir çocuk portesi gösterdi Ferda’ya:* Biliyor musun bir çocuga verilecek en degerli besin sefkattir. Ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu iste su insanlari görürsün karsinda… Sefkat ve cesaret kurbanlari… Kimileri asiri sefkatin yaninda cesaretsiz büyütülürler. Bun insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kirilirlar. Dünya çok acimasizdir böylelerine göre… Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yogunlasirlar ki bazen siddetli bir arzuyla birine dogru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti ögrenememistir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar… Dünyayi bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yikiliverirler. Dünyayi titretecek cesareti tasiyan bu insanlar kalplerine dokunan bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan: ” Dag düstü üstümüze Yikilmadik ama Insan degdi tenimize Acisi yikti bizi…! Cesaret onlari o kadar sertlestirmistir ki sevdikleri insani kollari ile kalpleri arasinda neredeyse öldürür. Kemal sustu birden. Ferda bir seylerin oldugunu hissetmisti. Çözmek istiyordu Kemal’i. – Niye sustun? * Bana ne sefkati ögrettiler nede cesareti. – Ama tüm bunlari biliyorsun sen * Nasil oldugunu merak ediyorsun degil mi, anlatayim. Bir an durdu sonra: * Insanlarin nefretinden sevgiyi, ihanetlerinden sadakati, korkakliklarindan cesareti ögrendim. – Insanlar bu kadar acimasiz mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç? * Birak sevgilerini gülmeleri bile dogal degil onlarin. Seni senin için degil kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki hayran olmamak elde degil biliyor musun? Sevgi ve ihaneti sanatsal bir uyarlamayla o kadar güzel sahneye koyarlar ki son sahnede ölecegini bile bile seyredersin oyunu. Mükemmel bir katildir onlar.Seve seve öldürürler seni. Dudaklarindan sevgi sözcükleri yükselir. Yapacagin tek sey gözlerini kapatip sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin saganak yagmuru altinda ölümü beklemendir. Anliyor musun? – Sen sevilmekten korkuyorsun * Belki… – Neden? * Neden mi? Ben her insani kalbime misafir edebilirim,sevebilirim yani. Kalbimden eminim çünkü. Sevdigim insani rahatsiz edecek hiçbir sey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsilasacagimi. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bunlardan haberdar mi? – Fikirlerimi alt üst ettin. Her sey karisti. Sevmek sevilmek, nefret sevgi… Hatta su ana kadar gerçekten yasayip yasamadigimi düsünüyorum * Aslinda sana anlattigim her seyi kendinde bulabilirsin. – Nasil? * Kendini taniyarak… Yalniz kaldigin anlarda… – Yalnizliktan kaçmisimdir hep… * Yalnizliktan kaçmak kendinden kaçmaktir. Bir düsünsene, dogarken de yalnizsin, ölürken de. O halde yasarken yalnizliktan kaçmak anlamsiz degil mi? – Yalnizlikta insan ne bulabilir ki sikinti ve bosluktan baska? * Kendini gerçekten taniyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç uzayin oldugunu görebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra basina geçip agit yakiyoruz… Benligindeki zenginligi fark etseydin dünyada ikinci bir insan aramazdin biliyor musun? – Anlamadim! * Dünyada bir tek kisi vardin aslinda. O bir tek kisinin içinde bes milyar insan. – Benligim bu kadar kalabalik mi? * Evet. Benligin tüm varligin merkezidir. Tüm acilar ve sevinçler yüreginde gizlidir senin. Ölenleri yüregine gömdügün gibi dogacak çocugun kalbi de senin içinde atar. Hem aciyi hem sevinci yasarsin iç içe,y
an yana… Hatta o kadar aci çekersin ki aci, aci olmaktan çikar… – Sözlerin çok karisik. * Belki haklisin bu konuda. Bazi insanlar basli basina paradokstur. Düsünceleri de öyle. Insanlar paradoksal düsünmeye alisik degiller. Bu yüzden anlasilmiyoruz.Zaman bir hayli ilerlemisti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dagilmisti ki hiçbir sey söylemeden çikti evden. Bütün gece boyunca Kemal”n sözleri ile ugrasti Ferda. Bazen onu anladigini düsünüyor, bazen saçmaladigina karar veriyordu. Her seye ragmen hayranlik duyuyordu ona. Ara sira arkadaslarina anlatmak istiyordu onu. Ama kimsenin anlamayacagindan emindi. Günler geçiyor, üreginde Kemal’e, karsi konulmaz bir sevgi tasidigini hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi. Aylar geçmis ama bir türlü ona gitmeye karar verememisti. Çekiniyordu. Insanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kizi ciddiye alir miydi? “Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölmüs degildir hiçbir zaman”. Evet, bu söz de onun degil miydi? Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona sevdigini söylemeliydi. Ferda Kemal’in evine gittiginde büyük bir saskinlik geçirdi. Evde kimse yoktu, tasinmisti… Evin bekçisi yaklasti Ferda’ya:* Kizim, adinizi ögrenebilir miyim? – Adim Ferda, Kemal Bey tasindi mi? * Evet kizim, tasindi. Ve kimseye söylemedi nereye gittigini, bana bile. Bir mektup birakti sana. Gelirse verirsin dedi. Ferda mektubu aldi. Tereddütlü adimlarla evine gitti.Yikilmisti. Derin bir bosluk hissetti yüreginde.Birden ümitle doldu yüregi. Belki de onu yanina çagiriyordu. Sabirsizlikla mektubu açti. “Ey sevgili, Seni sevip sevmedigimi söylemeyecegim. Ama sevgiyi ögretebildim sana sanirim (ne kadar ögretilebiliyorsa). Dilerim kalbine kalbimden verdigim sey yüreginde yeserip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksin, ne de ben sende. Sen beni kendinde, ben seni kendimde bulmus olacagim. O zaman hiç ayrilmayacagiz. Sakin sevgimle seni tuzaga düsürdügümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdegi hem de meyvesidir. Bir agaç, meyvesiyle seni kendine çagiriyorsa bu bir aldatma sayilmaz. Unutma ki agaç meyvesine çagirir, kendisine degil.   
       Ey sevgili, Sen bir siginak ariyorsun ama ben durulmaz bir firtinayim. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen olmayacak bir barisi ariyorsun. Bense tüm kötülüklerle savasmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun. Ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yildizlara siginmak istiyorsun. Bense kendimi yeryüzüne karsi sorumlu tutuyorum. Sen bir agacin gölgesine siginip yasamak istiyorsun. Bense ülkemi ariyorum. Yollari aydinlik,insanlari ümitli ve huzur dolu olan bir ülke. Sen bende kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun, bense haykiriyorum.Sakin unutma: Kalbim paylasilamayacak kadar senindir. Seninle bile. (Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?) 

Comments Yorum Yok »

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki… Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı…

“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum… Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki…”

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının… Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri… Ev duyusu olan biri… Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi…

O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu… Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii…
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu…
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü…

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok…

İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da…”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının…
Çok tatlı!.. dedi…


Comments Yorum Yok »

Alışverişe gitmek üzere evden çıkan bir kadın, kapısının
karşısındaki kaldırımda oturan bembeyaz sakallı üç yaşlıyı
görünce önce duraksadı, sonra onları, tüm içtenliğiyle evine
davet etti; “Burada böyle oturduğunuza göre, üçünüz de
kesinlikle acıkmış olmalısınız” dedi. “Lütfen içeri gelin,
size yiyecek birşeyler hazırlayayım.” Yazının geri kalanını oku »

Comments Yorum Yok »

who's online

Clicky

XML-Sitemap

server monitor