“Hikaye” Kategorisi için Arşiv
niya tarafından Hikaye içinde postalandı
Bir varmış, bir yokmuş…Bir vakitler, herkeslerin türlü savaşlardan sonra terk ettiği bir viran şehrin yanında, bir dağ varmış…Bahar geldiğinde,eteklerine dağılmış binlerce kocayemiş,ıhlamur,amber ve mersin ağaçlarından yayılan baş döndürücü koku, tüm şehri tütsülermiş…Bu yüzden halk,Buhur dağı ismini vermiş ona eskiden…
Dağ onca ağacına,çiçeğine,suyuna,taşına rağmen çok yalnızmış…Gün geceye durduğunda,gökyüzüne bakar, gördüğü her yıldıza bir türkü söylermiş…Efkarından pınarları ağlar,toprağı sızım sızım sızlarmış…İstermiş ki rüyaları gerçek olsun,gönlüne göre bir yareni olsun,koynunda uyuyup koynunda uyansın, dağ daha bir dağ olsun, sevda daha bir sevda olsun.
Yine öyle gecelerden bir gece, kaldırmış başını göğe, haykırıyormuş türküsünü ki; birden, bir hışırtı duymuş…Bakmış ki güzeller güzeli kınalı bir ceylan durur karşısında…Durur da öylece sürer nazlı gözlerini ona doğru…Buhur Dağı’nın kalbine kor ateşler düşmüş,heyecanla sarsılmış gövdesi…Dile gelmiş de seslenmiş bir bakışta vurulduğu Kınalı Ceylan’a…
‘’İşte nicedir beklediğim, nicedir düşlediğim yarim geldi, umudum, ışığım , sevincim geldi , hoş geldi…Yaklaş maralım, daha da yaklaş ki yakından göreyim güzelliğini.’’
Ceylan ürkek, ceylan telaşlı, ardına bile bakmadan, seke seke gözden kaybolmuş sessizce…Sinmiş uzaktaki bir ağacın gölgesine, derdini dillendirmiş kendince:
‘’Sesini duydum uzak diyarlardan , yaktığın türkülerde anlattığın bendim koca dağ,Buhur Dağı!…Sesine sevdalandım da sevdim seni.Ne var ki ben bir yaralı ceylan,sana ne hayrım olur ki ,sana verecek neyim var ki.Geldim,gördüm,bildim seni…Fakat benim daha gidecek yolum ,çekecek çilem var.’’
Rüzgarlar Kınalı Ceylan’ın sedasını taşıdığında Buhur Dağı’na, kara bulutlar çökmüş zirvesine…Dağ öfkeli,dağ kırgın,adeta kükrer gibi söylemiş meramını:
‘’Duydum seni kınalım ,duydum da duymasına ,hem kendini gösterir hem de neden kaçarsın? Her gece seni söyledim ezgilerimde,seni yazdım gökyüzüne.Uçan kuşun kanadında ,çağlayan nehirlerin nefesinde ,tan yerinde şavkıyan seherlerde ,yağmurların buğusunda aradım izini. Önce bana görün,sonra bırak git diye mi?Hemen şimdi dönesin bana geri, ya da ilelebet kanasın yaran; öyle ki kımıldayamayasın çöküp kaldığın yerden!’’
Ceylanın küçücük yüreği burkulmuş acıyla…Korka korka dağın hışmından , seslenmiş ona titreyen sesiyle:
‘’Nedir bu hiddetin , feryadın? Nedir bu halden sual etmez gazabın?…’Zaman’ dedikleri bir ilaç varmış , ben daha yollara düşüp onu bulacağım,yaramı onunla sarıp bekleyeceğim iyileşmeyi…Sende kalırsam şu halimle; sana acıdan ,tasadan başka bir şey veremem.Sen bir yüce dağsın ,sabır taşlarıyla döşeli bayırların…Beni sen de anlamazsan kimler anlasın?’’
Dağ küsmüş, ceylan boynu bükük; vurmuş kendini yollara…Bağrında Buhur Dağı’nın hasreti, vuslata ömrü yetsin diye dualar ederek Yaradan’ına, gözden kaybolup, gitmiş uzaklara…Buhur Dağı fısıldamış ardından:
‘’Bekleyeceğim seni maralım, taşım üstünde taş kalmayıncaya, toprağımda tek bir ot bitmeyinceye değin…’’
Ay güneşi, güneş ayı kovalamış durmuş, mevsimler mevsimlere, yıllar yıllara kavuşmuş…Diyar diyar gezmiş ceylan, deva bildiği mahir zaman iyileştirirken yarasını, Buhur Dağı’nın içli sesi, gönlünün mabedinden bir an olsun silinmemiş…Kızıl kınalı başını semaya kaldırıp da sevdasının ve sevdalısının sırrına erdiği yalnız gecelerinde, yarinin kendisine adadığı türkülerinin giziymiş…
(Masalcı tam da öyle bir anda, sesini verivermiş masala…)
‘’Gecedir; ayrı düşmüş sevgililerin elzemi hasretleri göğsünde emziren…Gecedir; tek yürekte iki taşkın nehir gibi çoşan, ikiyi bir kılan, biri ikiye bölen sevdaların beşiği…Ömür denilen ise ahu gözlü ceylanın kirpiğinde kanat çırpması kadar bir kelebeğin…Ceylan fani, dağ fani…Geldi vakti saati…Düştü ceylan sevdasının, sevdalısının yollarına…’’
Günler birbiri ardına inci gibi dizilirken, hiç durmadan koşmuş ceylan…Ayaklarında dermanı kalmamış, acıkmış, susamış…Bir an olsun durmamış, Buhur Dağı’nın billur ırmaklarının suyuymuş susadığı, Buhur Dağı’nın kaynağıyla besleyip büyüttüğü ağaçların yemişleriymiş acıktığı…Derman, Buhur Dağı’nın koynundaymış.
Birbirlerini gördükleri ilk andaki kadar ışıltılı ve sakin bir gece, Kınalı Ceylan varmış yarinin eteklerine…Nice soğuk iklimlerden sıcak iklimlere değin yolunu gözlediği ceylanını, gelişinden bilmiş Buhur Dağı..Seslenmiş usulca:
‘’Ey kınalım, ey güzeller güzeli ceylanım, döndün demek sonunda bana…İyileşti mi yaran? Buldun mu çareni; bir su damlası gibi akıp gittiğin, bir kum tanesi gibi savrulduğun yollarda? Senin gönlümü kasıp kavuran hasretin, ehramı oldu ağaçlarımın, çiçeklerimin; tohumlar bile çatlayamadan küle döndü toprağımda…Vardın geldin ama; şimdi benim sana verecek neyim var; susuzluğunu gidereceğin bir pınarım bile yok ki; kuruyup sabır taşlarımda biten otlarla kanmazsın ki açlığına.’’
Ceylan bitkin; tırmanırken dağın yamacına, devrilivermiş bedeni kurumuş dalların arasına, küçücük kınalı başını vurmuş kocaman bir taşa…Son mecaliyle konuşmaya çalışırken, şu kelimeler dökülmüş dilinden:
‘’Sar beni Buhur Dağı’m…Sar beni yazgım olan; canım tenimden çıkmadan beni sana kavuşturan sevdan ile…Toprağından kanıma aksın ölüm, kanımdan toprağına aksın dirim, hasretinle yaktığın çiçeğin, ağacın, kanımla hayat bulsun yeniden.Ben sana karışayım, sende son bulup, sende doğayım…Bak şu kızıl yıldız var ya; işte o benim yıldızımdır. Ona söyleyerek şimdi en güzel türkünü, kollarında uyut beni güzel sesinle…’’
Ve canını teslim etmiş ceylan oracıkta, nazlı gözleri kapanırken düşen iki damla yaş; yuvarlanıp dağın iki yanına, iki ayrı ırmağa dönüşürken…
Buhur Dağı, tüm acılardan da büyük bir acıyla öyle sarsılmış, öyle inlemiş ki, gökyüzü yırtılmış sesinden, şimşekler çakmış, simsiyah bir yıldırım düşmüş zirvesine; ikiye bölmüş koca dağı…
O geceden sonra mevsim ne vakit bahara dönse, Buhur Dağı’nın ikiye ayrıldığı, Kınalı Ceylan’ın gözyaşlarından oluşan iki ırmağın kavuştuğu yerde kızıl bir gonca gül bitermiş.Açıp da yaprağını, kokusunu yele verdiğinde yıldızlı gecelerde; kimsenin duymadığı, kimselerin bilmediği bir türkü yankılanırmış o vadinin en kuytu yerinde…
ALINTI
Bu yazı etiketlenmemiş.
Yorum Yok »
DarK tarafından Hikaye, Yazılar içinde postalandı, tags: can dündar, dolunay, inat
Katran karası bir geceyi haziran bulutlarının arasından yırtarak, avuçlarında kıpır kıpır yıldızlarla odamın penceresini tıklattı dolunay…
“Sana Samanyolu getirdim” dedi ve bütün gökkubbeyi yeryüzüne indirmiş gibi mağrur, gülümsedi koltuğumun başucunda…
Ayla yıkanmanın keyfini sürdüm bir müddet…
Sonra penceremi açıp onu içeri aldım.
Efsunlu ışıklar saçarak, eteğindeki aydınlığı kitabıma, rakı kadehime, can eriklerime doladı.
Gecikmiş bir bahar, çekirge sesleri ve iğde kokularıyla içeri daldı hemen peşisıra… telâşla…
Şiirler doldu odama, mısra mısra…
Feneralayları geçti aklımdan; uzak denizler ve göç yolları geçti…
Dolanıp dolunayın kanadına, uçmak istedim…
* * *
Lâkin bırakmadı hayat…
Duyduk ki, güvercinleri kurşuna dizmişler arka bahçede…
Gülleri kesip, dikenleri büyütmüşler korku belâsına…
Toprağın bire bin verdiği ülkede mayın döşemişler sevdaya giden yollara…
Aşklar uzak, sevişmeler tuzakmış.
Dişlerinde kalleş ışıkların parıldadığı kurtlar, çeteler halinde boğazlayacak kurban arar olmuşlar dolunay geceleri…
Pas ve küf kokuyormuş eskiden nergislerin açtığı sokaklar…
Öylesine büyükmüş ki sis perdesi, ne yakamoz görüyormuş gözler, ne çoban yıldızı…
Güneş ülkesi, çocuklarını gömüyormuş lanetli karanlığın koynuna… ve öfke büyüyormuş sevda toprağının ana rahminde…
Doğa ne kadar cömertse, hayat o kadar bencilmiş evlâtlarına karşı… Bolluk içinde aç, varlık içinde yoksul, denizler ortasında susuz yaşar olmuşlar.
Ve ülke, aldırmadan doğanın gözkamaştıran büyüsüne, doludizgin koşuyormuş ölüme..
Prangalar… savaş tamtamları… ve ağıtlarla…
* * *
Dolunay, Samanyolundan ışıklarla eteklerinde; “Haydi” diyordu penceremin dibinde; “Haydi… ebedi baharın ülkesine…”
Lâkin dolunaya inat; öylesine bitkin ve naçar ki hayat…
Kopamadım akşam haberlerden…. dünyevi kederlerden… kelepçelerden…
Açıp penceremi, salıverdim dolunayımı, Cahit Külebi’den bir şiir fısıldayarak kulağına:
“Bir gün geleceğim / Alıp şu başımı / Bir gün geleceğim
“Belki de Haziran / Bulacak naaşımı / Belki de Haziran…”
Haziran, bir ozanın naaşını kaldırırken, dolunay eteklerinden efsunlu yıldızlar saçarak uzaklaştı.
Bakakaldım peşinden…
Ne gözümü alabildim… ne göze alabildim…
Can Dündar
Etiketler: can dündar, dolunay, inat
Yorum Yok »
zencefil tarafından Hikaye içinde postalandı
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı.
Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
-”Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle:
-”Acı” diye cevap verdi.
Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerideki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:
-”Tadı nasıl?” Ferahlatıcı” diye cevap verdi genç çırak.
-”Tuzun tadını aldınmı?” diye sordu yaşlı adam,”Hayır” diye cevapladı çırağı.
Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
-”Yaşamdaki ıstırapların tuz gibidir, ne azdır ne de çok.Istırabın miktarı hep aynıdır.Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır.Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış
Alıntı
Bu yazı etiketlenmemiş.
Yorum Yok »
niya tarafından Hikaye içinde postalandı
Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı: ‘Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu? ‘
‘Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.’
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Her şey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsin di? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti. ‘Sana yardım edeyim mi? ‘ dedi en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı. ‘Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uraşmayayım. Çok yorgunum zaten.’
Yorgunluk nasıl bir şeydi. Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır ‘Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni’ diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu. ‘Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.’
‘Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.’
Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken… ‘Anneciğim sen yorulma diye…’
‘Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada isler yetişmedi.Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.’
‘Hani siz yoruluyorsunuz ya…’
‘Eeee….’
‘Ben de oynamaktan yoruluyorum.’
‘Ne yapayım? ‘
‘Bilmem…’
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.’Mum da yok’ diye diye karıştırdı dolapları el yordamı. Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavsan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavsan kafası yaptı. ‘bak deli tavsan’ diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan gecen arabaların farları duvardaki tavsana yol açtı. Tavsan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı. Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akil etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına
‘İşin bitince beni sever misin anne?’ dedi.
Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.
Bu yazı etiketlenmemiş.
4 Yorum »
niya tarafından Hikaye içinde postalandı, tags: çiçek, hayal, hercai, kardelen, seven, sevgi
‘’Günümüzden yıllar önce birbirini çok seven iki çiçek varmış.Bunlardan erkek olan,sevgilisini o kadar çok seviyormuş ki,baharda açtıklarında sevgilisini diğer çiçeklerden çok kıskanıyormuş.Buna daha fazla dayanamayan erkek çiçek,baharda herkesin içinde açmak ve kalabalığın içinde kaybolmak yerine kışın dondurucu soğuğunda açarak,canından çok sevdiği sevgilisini daha çok görmeyi hayal etmiş.Yine bahar gelmiş.Tüm çiçekler açmış ve toprağı yedi renge boyamış.Erkek çiçek kışın kurduğu hayalleri anlatmış sevgilisine.Dişi çiçekte sevgilisinin bu fikrini çok beğenmiş ve bir dahaki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği dondurucu soğukta açmaya karar vermişler.Bahar bitmiş,yaz geçmiş ve kış gelmiş.Sevgilisine kavuşma hayalleri ile yerinde duramayan erkek çiçek,karın bir yorgan gibi kapladığı toprağı delerek yeryüzüne çıkmış.Bembeyaz karlar içinde o renkleriyle göz kamaştıran sevgilisini aramış,aramış,aramış.Ama bulamamış.Ümidini yitiren erkek çiçek bir süre sonra boynunu eğmiş ve soğuğun şiddetine daha fazla dayanamayarak hayatını kaybetmiş.İşte o günden sonra aşkı için kışın dondurucu soğuğa bile aldırmadan karların içinde açan çiçeğe KARDELEN,ona sadık kalmayıp aldatan sevgiliye de HERCAİ denmiş.
Ondandır ki kardelen ve hercai asla aynı toprakta yetişmez,aynı yerde büyümezmiş… ‘’
Etiketler: çiçek, hayal, hercai, kardelen, seven, sevgi
Yorum Yok »
zencefil tarafından Hikaye içinde postalandı, tags: karı, koca, Komik, yaşlı
*Genç adam yaşlı kar-kocanın evine misafir olur. 75 ayaşındaki amca karısından bir fincan daha çay isterken ”Çiçeğim, bir bardak daha verirmisin?” der. Sonra da” peteğim, hiç şekersiz lütfen” diye ekler. Kendbana böyle hitab isine 65 yaşındaki tatlı karısının getirdiği tavşan kanı çayı alırken de ”bebeğim, sana çok zahmet oldu” diye ekler. Genç, adam yaşlı amcanın karısına kullandığı sevgi sözcüklerinden çok etkilenir ”Amcacığım, kaç yıllık evlisiniz?” diye sorar. Yaşlı ama dinç adam, ”40 seneyi geçtik evladım” der. Genç adam: ”Vallahi maşallah, Allah muhabbetinizi arttırsın. Sürekli çiçeğim, peteğim, bebeğim gibi güzel sözlerle hitab ediyorsunuz galiba ”Yanakları pembeleşmiş teyze” Doğru, birkaç yıldır hep ediyor” mutfağa doğru yöneldiğinde yaşlı amca genç adamın kulağına doğru eğilerek. ” şişşşt, çaktırma, 2 sene önce adını unuttum, hala hatırlayamıyorum!
”
Etiketler: karı, koca, Komik, yaşlı
2 Yorum »
DarK tarafından Hikaye içinde postalandı, tags: küçüğüm
Aynı sokakta oturuyorduk, adı esrarengiz
Herkes onun hakkında farklı şeyler söylerdi
Hepsi nedensiz, hepsi sebepsiz
Kirli sakalları vardı, kahverengi gözlüğü, kumraldı
Ben nefret ederdim ama mahallenin bütün kızları ona hayrandı
Bir gün onunla yolda karşılaştık, çok güzel bir yüzü vardı
O an kalbimi söküp atasım geldi, çünkü deli gönlüm o an onun aşkıyla alevlendi
Artık uyumak yerine sürekli onun evini izliyordum
Onunla karşılaşabilmek için akşam saatlerce kapılarda duruyordum
Bir akşam onu yolda gördüm, bi dakika bakarmısın dedim
Acelem var küçüğüm dedi. Sanki bana aramızdaki yaş farkını hatırlattı
Eve gidip ağladım
Ertesi gün eve girdiğini gördüm
Hemen gittim ve kapıyı çaldım
Açtı, ne var küçüğüm dedi
Adımı bile söyleyemedim, sadece seni seviyorum dedim
Gülümsedi cevap bile vermedi, evet dedim
Ne evet dedi, konuşmadım ve koşarak dışarı çıktım
Daha sonrada bir ay boyunca evden çıkmadım
Bir gün arkadaşlarla evde otururken, mahalleye sirenler içinde bir ambulans geldi
O günü hiç unutmam, ambulanstan alel acele inenler hızla onun evine girdi
Bütün mahalle aşağı indik ve seyre daldık
Bir kaç dakika sonra onu sedyeyle dışarı çıkardılar
Önümden geçerken ben de seni küçüğüm dedi ve gözlerini yumdu
Donup kaldım çünkü herkes bana bakıyordu
Eve doğru koşmaya başladım, göz yaşlarım durmadan akıyordu
Eve vardım, annemler ondan bahsediyordu.
Ailesi yokmus, kendi gayretiyle bu yaşa gelmis, okumuş
Sevdiği bir kız varmış, ailesi vermeyince kız kaçmış
Ama kaçtığı gün ölmüş
Bir süre sonra yine sevmiş, ama ne yazık o da ölmüş
Kimi sevdiyse ölüm ayırmış, sanki onun sevgisi azrailin ölüm fermanıymış
Bazen hiç nedensiz, durup dururken ağlıyormuş
Uyurken baş ucunda bir kağıt, bir kalem, birde fotoğraf duruyormuş
Bir an önce ölebilmek için sanki dua ediyormuş
İntihar edip hastaneyi aramış
Polisler evinin duvarında küçüğüm yazısını bulmuşlar
Küçüğüm sende ölme, küçüğüm sende ölme yazıyormuş
Etiketler: küçüğüm
Yorum Yok »
niya tarafından Hikaye içinde postalandı, tags: ben, sevmek
”Kadın adamı çok seviyordu…
Yemyeşil ovalarını verdi adama
Yaşam fışkıran.
Beni seviyor musun?
Evet, dedi adam…
Güneşini, ayını verdi kadın
Yıldızları taktı bir bir adamın omuzlarına…
Beni seviyor musun?
Tabi, dedi adam…
Kadın çağladı
Gürül gürül akan pınarını verdi adama.
Beni seviyor musun?
Elbette, dedi adam…
Kadın bağlandı
Yaşam ipini adama verdi.
Bir oldular tek oldular adamla.
Beni seviyor musun?
Biliyorsun, dedi adam…
Kadın dağlarını verdi adama
Tırmandılar doruklara.
Beni seviyor musun?
Aşağılara baktı adam zirveden.
Başkalarını gördü
Sustu adam…
Ağladı kadın…
Gözyaşını verdi adama
Almadı adam…
Kadın onurunu verdi adama
Şaşırdı adam…
Sordu yine usulca kadın
Beni mi seviyorsun?
Onu da seviyorum seni de, dedi adam…
Sustu kadın…
Verecek bir şeyi kalmadığında…
Senin yüreğine ihtiyacım var, dedi adam
Başkasını sevebilmek için…
Çıkarıp yüreğini verdi kadın.
Korktu adam…
Beni sevmiyor musun, dedi adam.
Sesi yoktu kadının söyleyemezdi.
Gözleri yoktu kadının ağlayamazdı.
Kalbi yoktu kadının sevemezdi.
Onuru yoktu kadının yaşayamazdı. ”
Etiketler: ben, sevmek
Yorum Yok »
DarK tarafından Hikaye içinde postalandı, tags: aşk, çılgınlık
Uzun zaman önce dünya yaratılmadan, insanlar dünyaya ayak basmadan önce, iyi huylar ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamanki gibi oturuyorlarken saflık ortaya bir fikir atmış.
- Neden, saklambaç oynamıyoruz?
Ve hepsi bu fikri beğenmiş ve hemen çılgınlık bağırmış;
- Ben ebe olmak istiyorum, Ben ebe olacağım..
Ve başka hiç kimse çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış.
-1, 2, 3, 4, 5…
Ve çılgınlık saydıkça, iyi huylularla kötü huylular saklanacak yer aramışlar.
ŞEFKAT, ayın boynuzuna asılmış;
İHANET, çöp yığının içine girmiş, SEVGİ, bulutların arasına kıvrılmış,
YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş, ama yalan söylemiş, çünkü gölün dibine saklanmış,
TUTKU, dünyanın merkezine gitmiş, PARA HIRSI, bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.
Ve çılgınlık saymaya devam etmiş:
-79, 80, 81, 82…
Aşkın dışında bütün iyi huylar o ana kadar zaten saklanmışlar. Aşk kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş. Bu bizi şaşırtmamalı, zira hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz.
Ve çılgınlık:
-…99, 100 demiş.
100′e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış, ve çılgınlık bağırmış:
- Sağım solum sobe, geliyorum!
Ve arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİĞİ görmüş, o ayaktaymış, çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.
Sonra ŞEFKATİ ayın boynuzunda görmüş ve İHANETİ çöplerin arasında…
SEVGİYİ bulutların arasında,
YALANI gölün dibinde
ve TUTKUYU dünyanın merkezinde.
Hepsi birer birer bulunmuş, sadece biri hariç.
Ve çılgınlık umutsuzluğa kapılmış.
En son saklanan kişiyi bulamamış.
Derken HASET, bulunmadığı için haset duyarak, çılgınlığın kulağına fısıldamış:
- “Aşkı bulamıyorsun. O güllerın arasında saklanıyor.”
Ve çılgınlık çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış…
saplamış… saplamış, ta ki yürek buran bir haykırma onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış ve parmakları arasından iki sicim gibi kan akıyormuş gözlerinden.
Çılgınlık aşkı bulmak için heyecandan aşkın gözlerini çatal sopayla kör etmiş.
- “Ne yaptım ben, ne yaptım ben” diye bağırmış.
- Seni kör ettim, nasıl onarabilirim.
Ve aşk cevap vermiş:
- Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen senden bir şey isteyebilirim.
Benim kılavuzum olabilir misin?
Ve o günden beri aşkın gözü kördür ve her zaman çılgınlık yanındadır…
Etiketler: aşk, çılgınlık
Yorum Yok »
DarK tarafından Hikaye, Şiir içinde postalandı
Biliyor musun, artık ağlamıyorum gidişine. Bir muhabbetlik sözüne yanıp tutuşsa da dudaklarımdan dökülmeyi bekleyen cümleler, söz verdim kendime, konuşmayacak dudaklarım sensizken senli günlerine. Yanında uysallaşan yüreğim yanından bile geçmiyor artık huzurun. İçimde senden kalan günlerden soluduğum birkaç yaşamalık nefesle, boşver diyorum, yaşamak da neymiş. Hiçliğim, ölüme davetiye çıkarıyor protokol koltuğuna. Bir yanım sensizlik, bir yanım azrail. Her seferinde ölüm duruyor terazinin ağır basan kefesinde…
Yokluğunda yaşamaya değer biçiyorum, açık arttırmaya çıkarıyorum nefeslerimi, kimse cevap vermiyor içimdeki çığlıklara. Umudum esir düşüyor kumdan kalelerimize. Ellerime kelepçe vuruyor “git” deyişin, esaretim çekilmez oluyor, hayallerim suya düşüyor gözlerinin hayalinde. “Sevmek, sevgilinin bulunduğu cehenneme yürümek, sevgilinin olmadığı cennete de gitmemekmiş.” Oysa ben kor ateşlere yürürken, seni uğurluyordum umudun maviliklerine…
Şimdi yeni yolculuklardayım. Umutsuzluğun eşiğinde, cehennemin beşiğinde, hem de henüz hiç uyumamışken kuş tüyü dizlerinde. Ne olurdu sanki gözlerini gözümün yaşına, ellerini avuç içlerimin terine bıraksaydın. Birlikte yaşamanın hazzına bir türlü varamadık biz. Tam tuttum derken ellerini, inşa ettiğimiz kırık köprülerden nehirlere düşüp boğulduk, yüzmeyi hiç bilemedik biz. “Git” dedik birbirimize, gitmeleri hiç sevmediğimiz halde. Sen benden gittin, ben de kendimden. Ama ağlamıyorum bak gidişine. Unuttun mu, gözyaşlarımı hediye ettim ben, beni buralardan alıp sana götüren o yeşil gözlerine…
Ben henüz sensiz yapamıyorum. El ele aşıklar geçiyor bazen, kızın saçı sana benziyorsa yüzümü çeviriyorum. Her adam bana benziyor biraz; hassas, kaybetmeyi kabullenmiş. Ve her kadın sana benziyor; unutkan, yorgun, boşvermiş. Bu gece, dün gece; gecelerce günlerce, ben henüz sensiz yapamıyorum…
Bu yazı etiketlenmemiş.
Yorum Yok »
|