Beyaz gömleğin altına siyah pantolon yakışır. Hafif buruşukları olur onun birde, siyahtır ama anlaşılmaz, gözükmez. Beyaz bir gömlek giyipte altına, siyah bir pantolon çektiysen, ayakkabının yere bastın mı şöyle kendinden emin, sesi çıkmalı, tok bir ses, kesin, kulağa net gelir, tak tak tak.. Beyaz gömlek anne ütüsünü andırmalı, bir türlü babacım diyemediğin babanın banyoda tıraşını olurken “jilet gibi olmalı jilet” diye seslenişi gelmeli akla. Beyaz gömleği hep sevmişimdir işin kısası. Önce gömleğimi giyerim. sonra seçerim pantolonunu, ayakkabısını. Beyazdır.

Bir akşam, içmeye gitmişiz arkadaşlarla. Balıktır, salatadır, 70′liği söyleyelim sonra devam ederiz, balıktan önce bir karides güveç yenmez mi yahu halleri. Masamıza bakan adamın göbeği var hallice, kaşları doğuştan çatık. Yan masadaki kadın elindeki çiceği kokluyor ben siparişleri verirken, tam karşısında oturan sevgilisi, az önce geldi yanına, ve ona, o çiçeği verdi, yerinde olsam, tam önüne, usulca bırakırdım.. Beyaz gömlek giymişim. Buz koyarken bardaklarıma hatta kıvırmışım kollarını. Keyfim yokta çok, gömleğim, jilet gibi..

Böyle dost meclislerinde, “donat bakalım”lı masalarda, her bardakta biraz daha dönersin eskilere, zaten olayı odur ya, tıngırdatılan o eski şarkıların. Şarkılardan çıkar kimi kimi hatıralar, bardak tokuşturmalara karışır, diğerlerine baskın kemanın sesi. Eskiye dair herşeye özlemliyim zaten, benden memnunu mu var masada ? Eskiye dair ne varsada, ona dair zaten. Memnunumdur memnun olmasınada, keyfim kaçar, özlemim kabarır, keyfim kaçar, biraz konuşur hakkında, daha çok içerim. Buz biter, balıklar hafif soğur. Beyaz bir gömlek var üzerimde, kemancınınkinden daha beyaz.

Bencil adamımdır ben, salatanın domatesine bol çatal batıran arkadaşlarımın çatallarında falan kalır gözüm. Salatada domatesi severim çünkü çok, kırmızısı gözükmese, yemem hiçbirşeyini. Bencil adamımdır ben, rakıları bana kıyaklı, sözüm ona eşit koyar, hesaptan kaçınırım.
Yakalayan dostum olur bazen bu hallerimi, bilir ama, böyleyimdir ben. Bencilimdir dedim ya işte. Hem sonra, ben hep kendi bildiğimi okurum. Demesin kimse, benim sözüm üzerine söz. Aklıma geldide şimdi, masanın etrafındaki kedilere takıldı gözlerim, seni seviyorum derdim bazen, cevap vermediği olurdu.. Anne kedinin yakındır doğuracağı…

Osmanlı kültürüdür, akşam yemeğini böyle saatlere yaymak. Bizden başkası bilmez sefasını, bilen bizden görmüştür, beş çayını nasıl görmüşsek İngilizlerden.
Üç saat olmuş, buzları yenileyelim, bir de meyve alalım ortaya diyoruz masamıza bakana bir işaret yapıpta çağırıp. Kediler, adam yaklaşınca masamıza, kaçışıyorlar. Kaşları doğuştan çatık ama çok sevimli bir adam. Ben gülümsüyorum, o da bana gülümsüyor. Kavunu iyiymiş, öyle dedi. Kavun demişken.. Kavun deyince aklıma Çağla gelir, jölesini çok sever kavunun. Al sana, yine geçmiş. Sonra, vaziyeti mutlu olmaya çeken bir soru kendi kendime.. Hakkaten geçti mi ?

Bu akşam bir yerlere gidip güzel bir yemek yiyelim, dedim o sabah.. Bir teklifi en cazip kılan şey, ses tonudur. Cazip olup olmamasını değilde, bu akşamın güzel bir akşam ve geride bıraktığımız bir seneyi anlamlı kılacak birşeyler olmasını umursuyordum, sesimin tonu çok cazipti. Beş mevsim kadar önceydi.

O akşam için, bir rezervasyon yaptırmıştım. Bir mum olucaktı masanın üzerinde ve birde çiçek. Sade, herkesten uzak.. Bir önceki akşam, restoran müdürüne bıraktığım cd dört dakika kırk üç saniye kadarlıktı. Çiçeğin de, mumun eriyip bitmesinin de, şarkının da umulmadık bir zamanı vardı. Bir akşam yemeğini en cazip kılan şey, sürprizleridir. Öyle değil mi ?

Çiçeğin köşesine bir not iliştirmiştim, şöyle yazıyordu. ” Bir seneye sığdıramadığım çiçeklerin yerine.. ” İlk kadehimizi yudumlarken, şarkı çaldı.. Tam dört dakika, kırk üç saniye sürdü. Bize de o kadar sürdü mü ? Yoksa hala o kırk üç dakikayı mı yaşıyoruz, bilmiyorum.

Anlatmasam daha iyi olurdu belki, zaten epey derme çatma gidiyordum, sonunu bağlamaya beceriksiz, sonunu getirmiştim. Bir bardak daha doldurdum kendime.. Ve son birşey anlattım 21 eylüle dair..

O gece, üzerimde beyaz bir gömlek vardı. Altımdaysa koyu mavi bir kot pantolon. Ayakkabımdan tok bir ses çıkıyordu yürürken, severdim. Giymesini en sevdiğim siyah pantolunumu o akşam için bulamamıştım bir türlü dolabımda, kaç gece öncesinden aklımdaydı üstelik.

Bir ara, gözlerini üzerimde gezdirdiğini farkettim, inceliyor gibiydi. Sebebini söyleyeceğini bilip, sesimi çıkarmadan bekledim ve ufak bir tebessüm bıraktım yüzüme. Baştan aşağı baktıktan sonra üzerime, masadaki sessizliği bozdu, şöyle dedi.

Beyaz bir gömleğin altına siyah pantolon yakışır. Hafif buruşukları olur onun birde, siyahtır ama anlaşılmaz, gözükmez. Beyaz bir gömlek giyipte altına, siyah bir pantolon çektiysen, ayakkabının yere bastın mı şöyle kendinden emin, sesi çıkmalı, tok bir ses, kesin, kulağa net gelir, tak tak tak…

Siyah pantolonumu bulamadığımı söylemedim o akşam ona.
Onu hala sevdiğimi de söyleyemiyorum, bir yılı aşkın kadardır.
Dört dakika kırk üç saniyenin arasında bi yerde, saklanıyorum öyle işte..

La passion de Paris.


Yoruma kapalı.

who's online

Clicky

XML-Sitemap

server monitor