İngiliz fotoğrafçı Hugh Turvey bir grup sporcunun insan gözünün ayırt edemeyeceği bir hızda hareket ederken ortaya koyduğu yansımaları kare kare çekmeyi başardı. Hareket halindeki insan vücudunun karmaşık yapısını tüm güzelliğiyle ortaya koyan bu fotoğraflar Londra’nın çeşitli bölgelerinde çekildi.
Bu yazı etiketlenmemiş.
Mayıs 2007 için ArşivZamanın birinde ünlü bir bilgeye iki soru sormuşlar. Birincisi ; “İnsanoğlunun seni en çok şaşırtan davranışları nedir?” Bilge tek tek sıralamış : Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler… Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler… Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar… Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler… Sıra gelmiş ikinci soruya ; “Peki sen ne öneriyorsun?” Bilge yine sıralamış; ”Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır…” ”Önemli olan; hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır.” Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak …..O orta 2 öğrencisi, bugün 200 dönümlük arazi üzerindeki Aynı öğretmen,geçen yaz 30 öğrencisini bu çiftliğe kamp kurmaya getirdi. Zeki hayvan cidden …Bir süre önce bir arkadaşım, Buna rağmen küçük kız, Kızına bağırdı: Babanın içi paramparça olmuştu; Arkadaşım, bu altın renkli kutuyu yatağının baş ucunda Gerçek anlamda bakmak gerekirse, hepimiz, Dünyada sahip olabileceğimiz Hayata iyi bakın… Bu yazı etiketlenmemiş.Eğer ; O’nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz… Ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz… ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin… O’nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O’nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain… Sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O’ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, ve O, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa… Dünyanın en güzel yeri O’nun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse… Hayat O’nunla güzel ve onsuz müptezelse… Elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, O’nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar… Her şiirde anlatılan O’ysa… her filmin kahramanı O… Her roman O’ndan söz ediyor, her çiçek O’nu açıyorsa… Bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez Özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, İştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa… İştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa… Eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O’nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın O olduğunu adınız gibi biliyorsanız… Mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O’na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken “keşke O anlatsa” diye iç geçiriyorsanız… Kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü… Özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu… Hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız… O’nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse… ayrılık ölüme, Vuslat sehere denkse… Gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O’nun yüzü suyu hürmetine… Uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa… Dışarıda yer yerinden oynuyor ve “içeri”de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim… Gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa… Her gidişte ayaklarınız “Geri dön” diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla… …o halde bugün sizin gününüz!.. “Çok yaşa”yın ve de “siz de görün”üz. Can Dündar Bu yazı etiketlenmemiş.“İnsanların birbirini tanıması Veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer. Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler. Bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir. “Ölene kadar” diye söz verilmiştir, ama “ölüm yolunda” başka tercihler belirmiştir. Kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı “aklını başına al” diye fısıldar kulağına; haytası ise “kalbinin sesini dinle” diye cekiştirir eteğinden. Hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar. “Ama”yla biter alelade iltifat cümleleri: “Sen iyi bir insansın, ama arkadaşlarin kötü”, “Seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim”, “Ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim” vs..vs.. Sonra gelsin uykusuz geceler… bir türlü karar verememeler… Ruhen gidip gelmeler… “Hele biraz daha zaman geçsin” diye nikah ertelemeler… Birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar.. “Aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için”e kendini kandırmalar. Sonrası hep aynı: Bekleyenin “Hani sonbaharda buluşacaktık. Hazan geldi geçti, sen gelmez oldun” sızlanmaları… Bekleyenin “Geliyorum az kaldı” oyalamaları… Bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar… Terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar… Veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler… Üzgün görünmeler… bağış dilenmeler… “…ama kaçınılmazdı” demeler… “Sözünden caydın” yakınmalarını “Sen de eski sen değilsin. Degişmişsin” diye göğüslemeler… …asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler… Ve son sahne: Terk edenin o mahçup “Gönlüm başkasında” itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı: “uğurlar olsun! Ben yoluma devam ediyorum”. İhanetler hep böyledir: İlki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir. Ondan sonra dur durak yoktur: Güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan bir dervişe döner. Artık acılara hapsolmuştur: Buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin “ah”ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır. Can Dündar Bu yazı etiketlenmemiş.
1- Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen Bu programı bir kaç kez mecburiyetten(!) izlemiş ama bu sahneleri görmemiştim. Bu sahnenin olduğu bölümü izleyemediğim için tam kahır olucaktım ki, imdadıma Youtube yetişti Aşırı derecede komik bir video. Kesinlikle izlemnizi tavsiye ederim. Yaaa Ayşe Arman, çok bilmişliğin bak nelere yol açıyor! İyikide yol açıyorki bizde burada karnımıza ağrılar girene kadar gülüyoruz sana
Sonuç olarak çok güzel iki site buldum. Tüm “Mehter Marşları” mp3 olarak, sözleri ile birlikteydi her ikisinde de. Adresleri sizlerle paylaşmak istedim. Buyrun arkadaşlar bağlantılar: mehter.info ve osmanli700.gen.tr Keyifli dinlemeler ve tabiri caiz ise “Gaza” gelmeler dilerim |
Bugün “Mehter Marşı” dinlemek geldi içimden. Arada sırada dinlerim ve büyükte keyif alırım. Ancak oturduğum bilgisayarda mevcut değildi mp3 leri (yada ses dosyaları). Bende internetten indirip dinlemeye karar verdim. Tabii doğal olarak, internette aramak için 


Yazılar (RSS)